Paris’te bir İstanbul sergisi… Türk resmi için İstanbul’dan sonra en önemli şehir olan Paris’te yeni bir Türk resmi sergisinin açılması oldukça kayda değer. Üstelik bu serginin Türk resminin kalbi İstanbul üzerine olması, durumu daha da önemli hale getiriyor. Türk resminin var olma çabasının merkezi İstanbul ile Batılılaşma sonrasında Türk resmi üzerinde en etkili olan şehir bir araya geliyor.
Ekim ayında, Fransa’nın başkenti Paris’teki tarihi Le Refectoire des Cordeliers binasında, Leyla Kara’nın küratörlüğünde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın organize ettiği “İstanbul: Bir Şehir, Bin Bakış” başlıklı sergi üzerine…
İstanbul’un Renkleri
Paris’te bir İstanbul sergisi… Türk resmi için İstanbul’dan sonra en önemli şehir olan Paris’te yeni bir Türk resmi sergisinin açılması oldukça kayda değer. Üstelik bu serginin Türk resminin kalbi İstanbul üzerine olması, durumu daha da önemli hale getiriyor. Türk resminin var olma çabasının merkezi İstanbul ile Batılılaşma sonrasında Türk resmi üzerinde en etkili olan şehir bir araya geliyor.
İstanbul, 500 seneden fazladır Türk resminin merkezi. İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet; Kazvin’den, Tebriz’den, Buhara’dan, Konya’dan ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinden nakkaşları, musavvirleri, müzehhipleri davet ederek İstanbul’u sadece imparatorluğun değil, genelde Türk sanatının, özelde ise Türk resminin asitanesi yaptı. Fatih’in İstanbul’u taçlandırması, şehri ihtişamını hala sürdüren bir sanat başkenti haline getirdi. Fethi izleyen yüzyıllarda da İstanbul’un Türk resminin başkenti olma konumu değişmedi. Cumhuriyet’le birlikte devletin merkezi Ankara’ya taşınsa da sanatın merkezi yine İstanbul olmaya devam etti. Üstelik tüm ateşli tartışmalara rağmen. İstanbul, Türk resminin ruhunun inşa edildiği merkezdi. Matrakçı’dan Levni’ye, Şeker Ahmet Paşa’dan Nazmi Ziya Güran’a ve Devrim Erbil’e kadar en çok İstanbul resmedildi, en çok İstanbul nakşedildi, en çok İstanbul tasvir edildi, çizildi, renklendirildi.
İstanbul’un bu merkezi rolüne isyan eden tek bir şehir varsa o da Paris’tir. 19. yüzyılda “dünya başkenti” haline gelen Paris, İstanbul’u baskılamaya, tahtından indirmeye teşebbüs etmiş, Türk sanatı ve Türk sanatçısı üzerinde yarattığı muazzam tahrip ve tahrik gücüyle tüm bu tartışmaların merkezine oturmuştur. Bu açıdan bakıldığında İstanbul’a sanatsal olarak meydan okuyabilmiş, zaman zaman da onu ciddi anlamda temelinden sarsmış bir şehir Paris. Paris, bazı Türk ressamlarını dönüştürerek izlenimci yaptı ama bu izlenimciler İstanbul’un ruhuna, ışığına ve rengine teslim olarak bambaşka, Paris’tekinden çok daha uzun ömürlü ve çok daha renkli bir izlenimcilik inşa ettiler. Paris, bazı ressamlarımızın tarzını soyuta dönüştürdü; İstanbul, bu ressamları tekrar alıp yoğurarak daha yerli bir noktaya getirdi. Paris ne zaman Türk resminin genlerine müdahale etse İstanbul da bunu alıp kendisine göre evirdi, çevirdi, dönüştürdü.
Batılılaşma ile birlikte büyük Türk ressamlarının birçoğunun hayatından Paris’i çıkardığımızda geride pek az şey kalır. Paris yoksa Fikret Mualla yok, Selim Turan kayıp, Abidin Dino eksik, Bedri Rahmi ise yarım kalır. Paris, Türk sanatçısı için hem bir esin kaynağı hem sanatın ruhunu tehdit eden bir dış etki hem sanatçıyı komplekse sokan ağır bir baskı unsuru hem de ayartıcılığıyla sanatçının aklını başından alan bir cazibe nesnesiydi.
İstanbul kendini resmettirdi ama Paris’teki Türk ressamlar ya da Paris’te yaşayan Türk sanatçılar ekseriyetle Paris’i resmetmediler. Paris, modern Türk resminde resmedilmeyen ama resmedilmeyişiyle Türk resmini derinden etkileyen bir şehir oldu. Paris’in ağır etkisinden kaçanlara İstanbul bir melce oldu. Paris’te tavrı, duruşu değişen de Paris’i değil, İstanbul’u resmetti. İstanbul’u resmetmek aynı zamanda bir terapiydi Türk sanatçısı için. İstanbul, bu yönüyle resimdeki Garpzedeliğin dermanı oldu.
Türk resminin temel fay hattını oluşturan tartışmalardan birinin en ikonik anlarından biri de Paris’te gerçekleşti. 1946’da Paris’te Cernuschi Müzesinde, Nurullah Berk ve Zeki Faik İzer’in sergi komiserliğinde gerçekleşen “Günümüz Türk Resmi” sergisini gezen Fransız bir yetkili, sonrasında sergi komiseri Nurullah Berk ile görüşerek serginin “Türklüğünü” sorguladı. Bu, hem Türk resminin yerini hem de Batıcı/Batılı, hatta Batı’dan daha Batılı resmin sınırlarını gösteren önemli ve travmatik bir olaydır. Bu olay, Türk resmindeki Batılılaşma etkisinin büyüklüğünü gösterir. Dahası, Batılılaşma karşısında yerlileşme ya da millileşme arayışının dahi kısmen Paris’te yaşanan bu travmanın etkisiyle gerçekleşmesi bakımından ilginç bir örnektir.
İstanbul’un çağdaş tasvirlerine dayalı “İstanbul Bir Şehir, Bin Bakış” sergisi, bir açıdan 1946’daki “Günümüz Türk Resmi” sergisine gecikmiş bir cevap gibi de okunabilir. Modern Türk resminin erken dönemlerine hakim olan izlenimci manzara resminin usul açısından esin kaynağı Paris olsa da ana konusu hep İstanbul’du. Gerek şehrin yeterince kaydedilememiş olması gerek manzara resminin Batılılaşma ile didişme sürecinde daha güvenli bir alan sunması gerekse Batı tipi resim anlayışının İstanbul’a sızması akabinde asker ressamların kendi mesleki alanları ve ihtiyaçları, manzara resminin, hem de büyük oranda izlenimci tarzıyla, daha fazla tercih edilmesinde etkili olmuştur. Sonrasında İstanbul resimleri çeşitlilik arz etse de bu sergide de örneklerini görebileceğimiz gibi, farklı form ve renkleriyle izlenimcilik adeta İstanbul Baroku gibi İstanbul’a ait bir türe dönüşmüştür.
“İstanbul Bir Şehir, Bin Bakış” sergisi ise bazı yönleriyle bu geleneği devam ettirse de İstanbul’un ruhunu resmetme arayışıyla bu gelenekten ayrılıyor. Bu serginin derdi manzara resmi ya da İstanbul resmi yapmak değil; muhtelif malzemelerle, muhtelif sanat akımlarıyla, muhtelif yöntemlerle ve farklı deneysel arayışlarla İstanbul imgesini inşa etmek. Sergi, bu arayışların toplamı gibi. İstanbul’un görünen fiziksel yapısını resmetme değil, bu görünümün altında ya da içinde gizlenen, bizi kendisine meftun eden o ruhu, İstanbul’un ruhunu arama çabasıdır.
Bu nedenle sergideki eserler, İstanbul’un ruhunu arayan sanatçıların çalışmalarından seçilmiş. Bazısı mülevven, bazısı depresif, bazısı karakalem, bazısı nakış, bazısı sulu boya. Tüm sanatçılar aslında İstanbul diye baktıkları şehri değil, İstanbul’a baktıktan sonra şehir gözlerinin önünden silindiğinde zihinlerinde kalan o izi resmetmişler. Bu nedenle bu sergi, sadece bin bakışı değil, bin bakışın sonsuz izlerini nakşediyor.
Bu nedenle Türk resminin merkezi İstanbul’un tasvirlerinden oluşan bir serginin, Türk resmine varoluşsal kriz yaşatan Paris’te açılacak olması oldukça manidar. Üstelik bu resimler çok farklı geleneklerden, araçlardan ve arayışlardan besleniyor. Sergi, İstanbul’un renklerini ve çeşitliliğini gösterirken aynı zamanda Türk resminin kendini bulma arayışındaki çeşitliliği de kayda geçiriyor.
Bu sergiyi gezenler seksen sene önceki tepkiyi vermeyecek; “Herhangi bir Fransız ressamı da bunu yapardı.” diyemeyecekler. Sergide İstanbul’un izlenimcilikten kurtulamamasının nedenlerinden biri olan ve ancak bir renkbazın hüneriyle temsil edilebilecek renk cümbüşünü görüyoruz. Gönle huzur veren gün batımında kızıl, yazın sarı, kışın gümüşi ışığını; hiçbir resme ve renge sığmayan Boğaz’ın hırçın mavisini; bitkiden renge sıçrayan erguvan rengini; Boğaz’ın yalılarının bile sanata katkı vermek ister gibi ürettiği aşı rengini; Türk tutkusunu yansıtan İstanbul kırmızısını ve yine Boğaz’ın en Türk rengi olan turkuazını, hülasa İstanbul’un yüzyıllara sari kültürle ve medeniyetle yoğrulmuş renklerini görüyoruz.
Muhtelif renkleriyle, görüşleriyle Paris’te İstanbul’u anlatacak sergi, çağdaş Türk resminin serencamında müstesna yerini alacaktır.
Bu sergi, İstanbul resimlerini değil, Paris’le İstanbul’un biteviye devam eden tasvir ve ruh mücadelesini sergiliyor.
Serginin kataloğu için tıklayınız


Leave a Reply