Taliban Buda heykellerini İslam’da resim ve heykelin haram olmasından dolayı mı bombaladı?

IŞİD antik eserleri resim yasağını uygulamak için mi yok etti? Müslümanlar Hz. Muhammed’i hedef alan karikatürlere resme karşı oldukları için mi tepki gösterdi?

islamda-resim-yasagi-soylemi20170613172244Bu kitap, günümüzde sıkça duyduğumuz bu sorulara cevap arayışının ürünü. Nuh Yılmaz, Müslümanların imge ile yaşadığı her sorunu “ikonoklazma” ile izah etmeye çalışan genelleyici tanım ve yorumları “İslami İkonoklazma Tezi” diye adlandırıyor ve bu yaklaşımın soykütüğünü çıkararak Avrupamerkezcilikle ilişkilendiriyor. İslami İkonoklazma Tezi’nin İsla’la, Müslümanlarla ya da İsla’da resme yaklaşımla değil, Avrupa kimliği ve Avrupa fikrinin ortaya çıkışıyla, Avrupa’nın kendisiyle ve İsla’la kurduğu patolojik ilişkiyle alakalı olduğunu savunuyor. Bu nedenle de, Avrupa İdeali’nin ihtiyaç ve endişeleri değiştikçe farklı biçimler aldığını, İslami İkonoklazma Tezi’nin de yeniden ve dinamik bir şekilde dönüştüğünü iddia ediyor.

İslam’da Resim Yasağı Söylemi, Müslümanların imgeyle ilişkisi hakkında, Avrupa anlatısı dışında bir hikâyenin mümkün olduğunu iddia eden, bu anlatıyı oluşturmaya çalışan bir çabadır.

Nuh YILMAZ

İslam’da Resim Yasağı Söylemi, Doğan Kitap, 2017, İstanbul.

Featured post

Kitap Tanıtımı: Benim ikonum senin ikonun…

Benim ikonum senin ikonun…

Ömer Erdem

(Bu yazı 29 Haziran 2017’de Hürriyet Kitap Eki‘nde yayımlanmıştır)

5954eb187af50742d40d4f23

İlkin bir öneriyle yazıya başlamakta yarar var. İslam’da resim ve yasaklanması meselesinde teorik bir çerçeve edinmek için Malik Aksel’in ‘Türklerde Dini Resimler’ kitabına bakılabilir. Özellikle, Türk-İslam sanatında görselliğin ruhunu ve pratik şölenini görmek ve buradan düşünsel sonuçlara varmak mümkün. Beşir Ayvazoğlu’nun titiz editörlüğünde hazırlanan Malik Aksel kitapları, bu kadim ve çetin meseleye değişik bağlamlar içinde tekrar tekrar dönerler.
Nuh Yılmaz, temelde iki aktüel veri üzerinden hareketle, İslam’da resim yasağı söylemi meselesine yaklaşıyor ve ‘İslami İkonoklazma’ kavramını kullanıyor. Mart 2001 tarihinde Afganistan’ın Bamyan şehrindeki iki büyük Buda heykelinin Taliban tarafından yıkılması ve arkasından 30 Eylül 2005’te, Danimarka’da Hz. Muhammed karikatürlerinin yayımlanması ana çıkış noktaları. Nuh Yılmaz, ‘Müslümanların imgeyle ilişkisini ifade etmek için kullanılan İslami İkonoklazma Tezi’ni sorgulamaya girişiyor. Çünkü ikonoklazma; gerekçesini bilerek bir imgeyi yok etmek, dini imgelerin yok edilmesi, imgelerin üzerine kimin hâkim olacağına dair siyasi mücadele, imgelerden uzak durma gibi pek çok şekilde tanımlanabilmektedir. Bazen bu tanımlar tek bir durumu karşıladığı gibi birden, iç içe geçmiş pek çok hali de karşılayabilir. Yılmaz’ın tercih ettiği tanım daha çok ‘imgelerin üzerine kimin hâkim olacağına dair siyasi mücadele’ noktasında yoğunlaşıyor.
Tam da burada ‘İslami İkonoklazma Tezi’nin ortaya çıkmasının ardındaki iktidar ilişkisini sorgulama’ya başlayan yazar, bu tezin temelinde sanıldığı gibi, İslam’da resim ve onun imgesinin bulunup bulunmadığından öte, meselenin daha ziyade ‘Avrupa’ fikrinin ve ‘İslami sanat’ kavramının ortaya çıkması ve hatta ‘islami köktendincilik’in inşa edilmesiyle sıkı bir ilişkisinin olduğunu iddia etmektedir. Dinler başta olmak üzere eski uygarlıkların bir şeye karşı bir şeyi yıkma, yerine koyma geleneğini arkeoloji, dilbilim, sanat tarihi ve diğer disiplinler eşliğinde eleştirel bir süzgeçten geçiren Yılmaz, ‘Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya kadar çeşitli örneklerde imgelerin/putların yok edilişini’ne değinmekte, kavganın, çatışmanın geçmişine dikkat çekmektedir. Düşünür Alain Besançon’a dayanarak söylediği; “İkonoklazma ikonlarla ya da imge ile değil, soyutlama düşüncesi ile ilgili entelektüel bir tutumdur” görüşünün altı özellikle çizilmelidir.
İslam’da imge ve onun yasaklanması meselesinin dünya gündemine yansımasının özü, İslam sanatı ve düşüncesinin kendi iç meselesi değil “Avrupa’nın kendisini modern dünyada inşa etme biçimiyle ilgilidir”. “İslami İkonoklazma Tezi, zamanın belli bir diliminde inşa edilmiş sanat söylemine yardımcı olan harici bir unsur olarak işlev görmektedir.” Bu söylem dolayısıyla Müslümanlara ve İslam’a indirgenemez. İktidar olma, kimin öteki olacağını belirleme, kültürde norm olanı, anormal/sapkın olanı tayin etme gibi temel teorik amaçları barındıran böylesi söylemlere karşı, Nuh Yılmaz’ın kitabı, ‘İslami İkonoklazma Tezi’ nin pratikte imgesel ekonomi bakımından da bir karşılık taşımakla birlikte, “Müslümanların imge ile ilişkisini okumaya imkân vermeyeceği” sonucuna varıyor. Düşünmeye değer.

Mısır’a değil bölgesel düzene darbe

Bölgesel açıdan bakıldığında ise, demokratik, İslamcılıkla barışık bir Mısır, bölgede yeni ve yerli bir düzenin olmazsa olmazıydı. Darbe bu nedenle Mursi’ye değil, asıl bu bölgesel düzen ihtimaline de vurulmuş bir darbedir.

Bu yazı 14 Temmuz 2013 tarihli STAR Gazetesi’nin Açık Görüş ekinde yayınlanmıştır.

Mısır’da 3 Temmuz 2013 tarihinde bir askeri darbe yaşandı. 1 yıl önce Mısır’ın 60 yıldan sonra ilk defa seçimle iş başına gelen Cumhurbaşkanı, Müslüman Kardeşler Starçizgisinden Muhammed Mursi görevinden alınarak, iktidar Yüksek Askeri Konsey’e (YAK) devredildi. Böylece Arap Baharı’nın en büyük sonucu, İslamcıların seçimler yoluyla siyasal alana entegre edilmesi, iptal edilerek, Arap ve İslam dünyasının belki de en etkili ülkesi yeniden otoriter bir yönetime geçmiş oldu. Arap Baharı gerçekleşmeseydi böyle bir darbenin etkisi sınırlı kalabilirdi. Ancak Arap Baharı ile birlikte bölgede entegrasyonun atması, Mısır’da olanları saklamanın zorlaşması ve tüm bölge ülkelerinin Mısır’da olacakları belirleme mücadelesi bu etkiyi oldukça artırıyor. Bu nedenle Mısır’daki gelişmeyi, darbecilerin nihai bir zaferi olarak değil, tüm bölgede devam eden bir mücadelede büyük ancak mevzi bir kazanım olarak görmek gerekir. Zira halihazırdaki darbe tüm dış desteğine rağmen siyasal olarak sürdürülebilir değil. Önümüzdeki yıllarda -hatta daha da kısa zamanda- Mısır’da peş peşe bu durumun nasıl değiştiğini hep beraber göreceğiz. Continue reading “Mısır’a değil bölgesel düzene darbe”

ANALİZ – Mısır’da darbe kanlı mı kansız mı olacak?

Bu analiz 4 Temmuz 2013 tarihli STAR Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Mesele Mısır’da yaşananın darbenin olup olmayacağı değil. Zira darbe Pazartesi günü Ordu muhtırayı verdiğinde zaten yapılmıştı. Şimdi cevabı aranan soru bu darbenin ne kadar süreceği, kanlı mı yoksa kansız mı olacağı. Tahrir’i de yedeğine Analiz Nuh Yılmazalan ve manipüle eden Ordu darbesini yaptı. Daha önce de, Mart 2011’de darbe yapmış, defalarca da benzerini denemişti. Ancak şu anda bölgesel güçlerin de desteğiyle kendisini güçlü hisseden Ordu darbesini gerçekleştirmiş oldu. İlk işaretini Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın “İhvan Hilali” ifadesiyle verdiği ihvan karşıtı bu darbenin, İran-İsrail-Suud ve BAE gibi güçleri bir araya getirmiş olması, bu nedenle şaşırtıcı değil. Ortadoğu’nun çatışma ve dışlamayla siyaset yapan güçleri İran ve Suudi Arabistan, demokratik, kapsayıcı ve mezhepçi olmayan bir İslamcılık ihtimalini daha doğmadan boğmaya çalışıyor. Bu nedenle de bu güçler için İhvan’ın iktidar da olması kendileri için hayati tehlike. Böylesi bir demokratik İslamcılık ile yarışamayacaklarını iki ülke de biliyor. Continue reading “ANALİZ – Mısır’da darbe kanlı mı kansız mı olacak?”

MISIR YAZILARI

Mısır Üzerine Şu ana Kadar Yazmış Olduğum Yazılardan Bazıları:

VİDEO:

Brifing Odası: Mısır: http://www.youtube.com/watch?v=AdbBJVNMrvc

ANALİZ

ANALİZ – Mısır iç savaşa doğru  1 Temmuz 2013

ANALİZ – Mısır’da seçim satrancı 20 Aralık 2012

ANALİZ – Mısır’da Dengeler Savaşı 15 Aralık 2012

ANALİZ – Mısır kendisinin ve bölgenin geleceği için sandık başında 14 Aralık 2012

ANALİZ – Mısır’da Anayasa, Kurucu Meclis ve Mursi 29 Kasım 2012

GENİŞ ANALİZ

‘Yeni Ortadoğu’da Türkiye-Mısır hilali 23 Aralık 2012

Yeni Ortadoğu Mısır’da Şekillenirken 24 Haziran 2012

Mısır’da ‘ne şeriat ne darbe’ vesayeti! 17 Haziran 2012

Mısır’da Yargı İktidarı 9 Haziran 2012

Mübarek’in Gitmesi Darbe mi? 10 Şubat 2011

RAPOR:

Mısır’da Dönüşümün Anatomisi Ortak Rapor Mayıs 2011

MAKALE:

The Erdoğan Effect: Turkey, Egypt and the Future of the Middle East  Kadir Üstün ile, Kasım 2011 Cairo Review of Global Affairs

MAKALE – Ortadoğu’da Modellerin Rekabeti: Arap Baharı’ndan Sonra Yeni Güç Dengeleri Burhanettin Duran ile, Kasım 2012

Whose Model? Which Turkey? with Burhanettin Duran, Foreign Policy, Feb 8 2011

ANALİZ – Mısır iç savaşa doğru

Mısır Savunma Bakanı Abdülfettah Sisi’nin önceki günkü uyarısının ardından, Pazartesi günü muhtıra vermesi iç savaşa yol açabilir.

Bu Analiz 2 Temmuz 2013 tarihli STAR Gazetesi’nde yayınlanmıştır

Mısır’ın demokratik seçimle iktidara gelmiş Müslüman Kardeşler kökenli başkanı Muhammed Mursi’nin 48 saat içinde istifa ederek erken seçime gitmesini isteyen Sisi, aksi halde darbe yapılacağı uyarısında bulundu. Polis, Yargı ve Asker’in Mübarek çizgisinde olduğu Mısır’da, Mursi’nin önünde çok fazla seçenek bulunmuyor. Mursi istifa etmezse iç savaş çıkma ihtimali giderek artacak. İstifa etmesi halinde ise devam eden süreç üzerinde hiç bir etkisi olmayacak. Olayların devamında Müslüman Kardeşlerin yasadışı ilan edilerek, bürolarının kapatılması ve üyelerinin cezalandırılması ise Tahrir’den yükselen talepler arasında. Tüm bunlar gerçekleşmez de istifa normal seyrinde giderse, Mısır’da halen açık olan üst meclis Şura Konseyi’nin sözcüsü durumundaki yine Müslüman Kardeşler kökenli Ahmet Fehmi geçici hükümetin başbakanı olacak ve ülke yıl sonunda parlamento seçimlerine gidecek. Ancak bu noktadan sonra Mısır’da normal siyasi süreçlerin işlemesi neredeyse imkansız. Mısır siyasi sisteminde başkanın istifasını isteme yetkisi ancak Parlamento’ya ait. Ancak Parlamento daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığından, halen Mursi’nin istifasını isteyecek bir makam bulunmuyor. Bu nedenle de Mursi’yi istifaya zorlamak isteyenler meydanları tercih ettiler. Halen muhalefeti temsil eden tek bir yapı bulunmaması ise çözümü imkansız hale getiriyor. Zira Mursi pazarlık yapmak istese dahi ne istediğini kabul edecek ne de kitleleri yönetecek bir merci bulunmuyor. Bu nedenle Mursi’nin eli kolu bağlanmış durumda. Continue reading “ANALİZ – Mısır iç savaşa doğru”

Turkey: Goodbye to Zero Problems with Neighbours

Bu makale Temmuz 2013’de ECFR tarafından yayınlanan, Julien Barnes-Dacey ve Daniel Levy tarafından derlenen The Regional Struggle for Syria adlı kitapta yayınlanmıştır.

ECFRThe Arab spring caught Turkey off guard, challenging the Justice and Development Party (AKP) government’s emerging foreign policy. This policy, dubbed Zero Problem with Neighbors (ZPwN) by Foreign Minister Ahmet Davutoğlu, codified Ankara’s growing independence from the Western tutelage under which most of Turkey’s post-Second World War foreign policy had operated. The new policy aimed to position Turkey as a hub of regional integration. It boosted trade and investment ties across geopolitical boundaries, and gave Turkey an activist mediation role in addressing such problems as the Iranian nuclear program, the Syria-Israel conflict, the Fatah-Hamas power struggle, and Iraq’s fractious post-Saddam politics. The goal was a new, post-Pax Americana system of regional stability that favoured Turkish interests.

Before the onset of the rebellion in Syria, the AKP government had managed to shift its relations with Damascus from the brink of war to a close partnership. Syria’s expulsion of the leader of the Kurdistan Worker’s Party (PKK), Abdullah Öcalan, in 1998, cleared the most significant cause of friction between the two. Thereafter the relationship grew stronger, especially after Bashar al-Assad’s first visit to Turkey in January 2004. Turkey saw Syria as a gateway to the Arab world, and Ankara and Damascus cooperated through joint cabinet meetings, combined military drills, and a free trade agreement.

The Syrian rebellion presented a profound challenge to Ankara’s new orientation towards Damascus, forcing it to adapt to changing conditions on the ground that confounded the expectations of Turkish policy makers. In response, Turkey’s Syria policy has been driven by a domestic political need to merge the values of the AKP government with Turkish national interests, regarding stability, preventing a regional war with sectarian spillover, and (crucially) limiting the impact of the weakening of Syria’s central state on Turkey’s domestic Kurdish conflict.

Turkey’s Syria policy has evolved through three distinct phases. In the early days of the Syrian uprising, Turkey had hoped to maintain its growing ties with Damascus, while promoting reform and dialogue between the opposition and the Assad regime, rather than clearly taking sides. From March until late September of 2011, Turkey tried to convince Assad to undertake reforms and outreach measures that might help to resolve the crisis. As it became clear that Assad had no intention of making meaningful reforms, and was instead determined to resolve the conflict through a harsh security crackdown, Turkey shifted to a policy of regime-change. It empowered Syrian opposition elements, allowing them to organise and convene in Turkey, as well as hosting defectors from the Syrian military and reportedly allowing the Free Syrian Army to set up their headquarters in the south east of the country. Turkey hoped that these measures might bring the regime to the negotiating table, although Ankara by now believed that the ouster of Assad was essential to resolving the conflict. The emphasis upon regime-change, however, did not rule out a transition deal with elements of the old regime deemed to have “clean hands” (such as Foreign Minister Farouk al-Sharaa).

In early 2012, Turkey tried to forge an international “Friends of Syria” coalition to secure regime change. However, it failed to gain the agreement of key players to any form of intervention, including the no-fly zone idea at one stage floated by Ankara. Key NATO partners, most importantly the United States, remained strongly opposed to any form of military intervention. Turkey’s more forward-leaning posture at this early stage – including providing headquarters for the leadership of the Free Syrian Army, combined with the failure of the opposition groups it had backed to make much headway on the ground – left it somewhat isolated. This picture somewhat changed as the US and others took a more active interest in the FSA. At the same time, refugees continued to stream across the border, deepening Turkey’s stake in the outcome next door.

As a result, Ankara looked to diplomatic efforts, such as Egypt’s September 2012 offer of a Regional Quartet (Turkey, Egypt, Iran, and Saudi Arabia), or a Russian plan to orchestrate a political settlement, neither of which gained any traction. Turkey had also assumed – incorrectly – that U.S. reluctance to intervene in the Syrian conflict would give way to a more activist position following President Barack Obama’s re-election. Instead, Ankara was surprised by harsh US public criticism of the Turkey-backed, Muslim Brotherhood-leaning Syrian National Council (SNC), and its efforts to forge a new political body (the Syrian National Coalition (NC). Turkey was also angered by the American decision to add the most effective rebel fighting force, the Nusra Front (JAN), to its list of international terror organisations (the group subsequently declared its fealty to the leadership of al-Qaeda).

Frustrated with both its erstwhile ally Assad, and with its Western partners, Turkey began to operate more independently on the ground in support of the rebellion, notably in concert with Qatar. Despite its now active backing for the armed overthrow of the regime in Damascus, Turkey’s policy elites insisted that this was consistent with its “Zero Problems” policy, on the grounds that no stability was possible in Syria while Assad remained in power. Turkey’s role, however, has been criticised as being sectarian, based on its support for the Brotherhood-dominated SNC, and its tolerance of some (predominantly Sunni) armed rebel groups.
The Syria crisis is requiring a response from Ankara not easily articulated within the Zero-Problems rubric. It is having to deal with around 250,000 refugees on Turkish soil; the control of territory between Aleppo and the Syrian border by forces seeking direct support from Turkey; and the fact that PKK-aligned groups have taken control of some key Kurdish towns within Syria. Ankara’s growing involvement in the effort to overthrow Assad has also become a growing source of political discord within Turkey itself.

Although Turkey has tried to encourage opposition groups to be more inclusive and representative of the full diversity of Syria’s communities, it has been unable to prevent the conflict from assuming a more factionalist character. As a result, Ankara’s support for the rebellion is perceived by many in Turkey as a sectarian choice, backing Syria’s Sunni majority against the minorities closest to the regime. Many among Turkey’s Alevi community – the country’s single largest minority religious group have been antagonised by Ankara’s support for the rebellion, instead choosing to back the Assad regime. Turkey’s main opposition party, the Republic People’s Party (CHP), has used this sentiment to raise pressure on the AKP government, while a number of smaller, more radical Islamist and leftist groups have also criticised Ankara’s Syria policy. CHP leaders have visited Damascus on a couple of occasions (most recently in March 2013) to declare support for Assad, although it more typically couches its opposition to the government’s Syria policy on the basis of non-intervention, and keeping Turkey out of the regional schemes of the US and Gulf states. The recent Gezi Park protests, sparked by a police crackdown on environmentalist groups who wanted to protect a park from gentrification, spread out very quickly across the country partly because of tensions caused by the government’s Syria policy.

Despite this opposition, the AKP government can count on the support of more than half of the electorate for its stance on Syria (even if it chooses to intervene more directly), not only from among its own political base, but also among a majority of conservatives, Sunni voters and Islamists, liberal interventionists, and Turkey’s Arab minority.

The greatest challenge the Syrian rebellion has posed to Turkey’s long-term national interests so far, however, came when Assad ceded control of key towns in northern Syria, such as Afrin, Kobani, and Rasulayn (Serekaniye), to the PKK-aligned Democratic Union Party (PYD), threatening the potential emergence of a territorial base from which PKK fighters could launch attacks into Turkey. The significance of this development may be muted by Ankara’s negotiations with the imprisoned PKK leader, Abdullah Öcalan, over a political solution to Turkey’s own Kurdish conflict (some media reports have suggested that these talks prompted the PYD to agree to a ceasefire with the Arab-Islamist rebel forces). If the negotiations between PKK and the government fail, however, the PYD challenge is likely to be inflamed to the point of presenting a game-changing risk for Turkey’s Syria policy.

Turkey’s military has historically wielded a powerful influence over both domestic and foreign policy, although that influence has been increasingly muted (particularly after the 2010 referendum that reaffirmed popular support for the AKP’s constitutional vision). The leadership of the Turkish Armed Forces (TAF) has remained silent on the government’s responses to the Syrian rebellion, and ongoing court cases over alleged coup plots would create a further restraint on any public dissent over Ankara’s Syria policy. The precedent of Libya, where Turkish forces were involved in training rebel fighters, suggests that the military will follow the orders of the civilian government. While the TAF may be reluctant to become embroiled in Syria, it would do so if ordered – although then only on a multilateral basis whose legality had been established, presumably via the United Nations Security Council.

Turkey’s Syria policy has also raised new tensions in relations that had been steadily improving, with neighbors such as Iran, Iraq, and Russia (although relations with Moscow have proven more resilient, with both governments willing to maintain ties despite their differences over Syria). Conversely, relations with the Gulf states, which had been clouded by Turkey’s attempts to forge a compromise agreement with Western powers over Iran’s nuclear program, have steadily improved as a result of Ankara distancing itself from Assad. Despite their common hostility to Assad, Turkey and Saudi Arabia differ over which opposition forces in Syria should be supported. By way of contrast, Turkey and Qatar concur on Syria in their support for the Free Syrian Army (FSA) and Syrian National Council (SNC), just as they do over support for the Muslim Brotherhood-led transition in Egypt. Again this sets them apart from Riyadh, whose hostility to the Brotherhood led it instead to support the old establishment in Cairo. For practical purposes, these differences are reflected in the Saudis’ willingness to arm a wider array of rebel forces in Syria, including hard-line Salafi groups, while Turkey prefers to support groups vetted by the FSA, for fear of empowering “unruly” elements that could threaten regional security.

Ankara has also been frustrated by Washington’s hesitant approach, including reluctance to impose a no-fly zone inside Syria or to arm rebel groups. US concerns over empowering anti-American forces have not been shared by Turkey, where officials take the view that the potential perils are exaggerated. Turkish officials were irked when, last November, the US moved without Ankara’s consent to sideline the Turkish-backed SNC, replacing it with what America considered to be a more inclusive political leadership. Similarly, Ankara was antagonised by the inclusion of Jabhat al-Nusra on the US list of international terrorist organizations: Turkish officials saw this as weakening the opposition and reinforcing the narrative of the Assad regime. Further tensions between Ankara and Washington may lie ahead over the Syrian end-game. The US appears more inclined to accept a role for Assad in negotiations and for his regime in a political transition, whereas Turkey strongly opposes any solution that does not see Assad immediately removed from power. However, towards Geneva II, the two countries share a common position that elements from within the Assad regime can join the transitional government to carry Syria through to presidential elections in 2014.

Despite the unmistakable tensions over Syria, the deployment of Patriot missile batteries in Turkey, providing protection from potential Syrian missile attacks, underscores the fact that US-Turkish relations have not been fundamentally damaged by differences in position. Within the EU, the support of France and UK for lifting the arms embargo has been welcomed in Ankara. The complex Turkish-Israeli relationship, which has seen a long-term decline under AKP rule, has not been significantly altered by the Syria crisis. Both sides may share hostility to the Assad regime, a concern over its chemical-weapons capability, and a desire to avoid a power vacuum emerging in Damascus, but they take very different views over the solution to these problems. Unlike Turkey, Israel is more ambiguous over the question of whether Assad should be brought down, and fearful of the rebellion being “hijacked by Islamists.” The US-brokered rapprochement between Erdoğan and Netanyahu should not be over-played. Elsewhere in the Middle East, Turkey’s Syria policy has strengthened its ties with Libya, Tunisia, Yemen, and Egypt, as well as with civil society activists pressing for democratic changes in other Arab countries (in particular with the Muslim Brotherhood forces that have been the greatest beneficiary of the opening up of democratic political space across the region over the past two years).

The evolution of Turkey’s Syria policy, from pressing Assad to undertake democratic reforms to aggressively seeking his ouster, was a gradual and pragmatic one, although then it may also have contained moments of strategic miscalculation. Turkey, like a number of other foreign stakeholders, assessed that Assad would fall within a year of the outbreak of open rebellion. It was the assumption that Assad’s fall was imminent that persuaded Ankara, after seven months of pressing Assad to undertake reforms, to throw its weight behind the armed rebellion. Turkey did not want to end up “on the wrong side of history”, after its previous attempts to mediate between Libya’s Muammar Gaddafi and his opponents had drawn scorn and derision among Arab publics. But not only had Turkey overestimated the extent of its own leverage over Assad in the early period of the rebellion; it may have underestimated the strength and resilience of his regime when choosing to back the armed opposition.

The Syria crisis has highlighted the limits of the AKP government’s ZPwN policy, prompting Ankara to turn once more to hard-power elements alongside soft power and diplomacy. It has underscored the limits on Turkey’s ability to remain aloof from, or simply to act as mediator in, escalating regional power struggles. But the experience has also hardened Turkey’s decision-makers, boosting their confidence to mount more muscular cross-border interventions, and laying to rest any naivety over the prospects for resolving all regional conflicts through dialogue. Turkey’s frustration with American restraint has prompted it to act independently of Washington, further boosting its confidence as a regional hard- and soft-power centre of influence.

Meanwhile, Ankara’s Syria policy has jeopardised substantial economic ties, and has run the risk of Turkey being too closely identified with factionalist regional power games to an extent that undermines its ability to mediate in other conflicts. But by accepting those risks, Turkey has matured as a regional strategic actor, forging new alliances and even taking a proactive approach to solving its biggest national security challenge: the PKK and Kurdish aspirations. Carefully managed, the new turn towards dialogue with the PKK enhances the prospects for long-term stabilisation of Turkey’s Kurdish problem. Conversely, a breakdown in that dialogue runs the greater risk of regional conflict given Kurdish gains as a result of the Syrian rebellion.

Turkey hopes to see an inclusive democratic Syria emerge from the conflict, which would naturally be an ally of Ankara given Turkey’s role in supporting the rebellion. But if Syria collapses into a failed state, Turkey’s security interests will be further endangered. Even if this happens, Turkey’s leadership has grown more confident in its ability to manage regional crises, and in its central role as a stakeholder in a new Middle East political and security order. Indeed, the Syria crisis may herald an important evolution of thinking within the AKP government, forcing it to embrace the idea that the progressive regional stability it has sought will occasionally require the projection of Turkey’s hard-power capabilities alongside its burgeoning soft-power.

June 2013

Nuh Yilmaz is a lecturer at Marmara University in Istanbul. Follow him on  twitter @nuhyilmaz.

Yeni fay hattı harekete geçti

Bu yazı 16 Haziran tarihli Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekinde yayınlanmıştır. Bu yazının pdf kopyası için tıklayınız.

“Diktatöre karşı oluşturulan eylem stratejisi” demokratik seçimle işbaşına gelmiş meşru bir lidere karşı işe yaramadı. Bunu sorgulamak yerine, bu lideri ‘diktatör’ gibi göstermeye çalışmak ise karşı tepkisini hızla üretti. ‘Yedirmeyeceğiz’ ifadesiyle kayda geçen bu tepki, eylemcilere de bir şeyler öğretmeli: ‘Devrim’ şartlar olgunlaşırsa gelir; Startoplumu ‘devrime’ zorlamak için ‘çelişkileri keskinleştirmek’ ise eski tip siyasetin tekniğidir.” Türkiye çok hızlı iki hafta yaşadı. Bu iki haftanın Türkiye üzerinde çok kalıcı izleri olacağı açık. İki haftadır ülkenin her yanında tüm konuşma konusu bu eylemler. Eylemlerin izleri önümüzdeki iki yılda Türkiye’nin hangi koalisyonlarla ve hangi yapısal değişimle kurulacağını etkileyecek. Dahası bu eylemlerin şimdi sorun çözülse bile bir başka form ve içerikte tekrarlanacağını rahatlıkla öngörebiliriz. Bu nedenle herkesin durup bu olanlardan kendi adına ders çıkarması gerekiyor. Bunu yapmayan kesimlerin ise kaybedeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Continue reading “Yeni fay hattı harekete geçti”

Blog at WordPress.com.

Up ↑