Türkiye Arakan’da ne yapıyor niye yapıyor?

Bu yazı 26 Ağustos 2012 tarihli Star Gazetesi Açık Görüş’te yayınlanmıştır.

Nuh Yılmaz, Marmara Üniversitesi

Son zamanlarda Türkiye gündemine giren Arakan Müslümanları yeni bir tartışmaya da yol açtı. Neden Türkiye Arakan Müslümanlarına ilgi gösteriyor? Neden Arakan Müslümanları halen yaşadıkları zulme konu oluyor? Bu tartışmalar bir yanıyla Türkiye gündeminin ne kadar genişlediğini gösterirken, bir yanıyla da artık öncelik tartışmasının nasıl şekil değiştirdiğini gösterdi. Arakanlı Müslümanlar konusunda maalesef pek fazla kaynak bulunmuyor. Yakın zamanda İHH’nın yayınladığı rapor dışında geniş ve detaylı metinler bulmak da pek mümkün değil. Bu nedenle kısaca Arakan’daki meselenin mahiyetine bakmak gerekir. Sorun nasıl bu hale geldi? Sorunun daha önce aynı bölgede yaşanan sorunlardan farkı nedir?

Myanmar’ın kurbanları

Meselenin strateji boyutuna geçmeden önce, özellikle soy kütüğü tartışmalarına bakmak gerekir. Şu anda bu bölgede yaşananlar başka bölgelerde benzerleri defalarca yaşanan bir oyunun yeniden yaşanmasıdır. Devletin göz yumması ile devlet desteğindeki yerel bir etnik/dini grup, diğer bir grubu şiddet uygulamak suretiyle yerinden etmekte, yine devlet desteği ile boşaltılan yerleri paylaşmakta. Bu örnekte Arakan eyaletindeki Rakhine adlı Budist grup, Rohingya adlı Müslüman gruba şiddet uygulamakta, bu şiddete Myanmar devleti göz yumarak, Rohingyaların sivil şiddetle bölgeden uzaklaştırılmasına destek vermektedir. Uluslararası kamuoyuna ise şiddetin toplumlararası çatışma olduğu söylenerek devlet kendisini temize çıkarmaktadır. Bu şiddet daha önce de aynı bölgede aynı aktörler tarafından aynı gruba yönelik olarak gündeme gelmişti. 1978 yılının ortalarında Rohingya Müslümanları yine ülkeyi terke zorlanmış, farklı kaynaklara göre sayısı 200.000 ila 300.000 arasında değişen mülteciler Bangladeş’e sığınmak zorunda kalmıştı. Yine yakın bir zamanda 1992 yılının Nisan ayında Arakan’daki Rakhine zulümden kaçan 250.000 civarında Rohingya aynı şekilde Bangladeş’e sığınmıştı. Bu zulme yol açan hukuki çerçeve ise 1962 yılında çıkarılan bir kanunla sağlanıyor. Bu kanuna ve kanunun uygulamasına göre Rohingya Müslümanlarına vatandaşlık hakkı verilmiyor. Rohingyalar İngiliz Sömürgesi döneminde ülkeye gelen Güney Asyalı Hint ve Bengali Müslümanların kalıntıları olarak tarif edilerek, toplumda marjinalize ediliyor ve şiddete açık hale getiriliyor. Modern ulus devlet sisteminde tüm hakların vatandaşlığa bağlı olarak tanımlandığı ve tanındığı göz önüne alınırsa, Rohingyalar her türlü şiddetin uygulanmasına karşı korumasız bırakılan bir grup olarak ortaya çıkıyor.

Biyolojik varlığa indirgenmiş halde

Hatırlanacak olursa, Naziler bile hiçbir Alman vatandaşını toplama kamplarına götürmemişlerdi. Öncelikle vatandaşlık bağına son verilerek şiddete açık hale getirilmiş, ardından şiddet uygulanmıştı. Ünlü İtalyan düşünür Giorgio Agamben’in Homo Sacer şeklinde tanımladığı, siyasaldan soyutlanmış, biyolojik varlığa indirgenmiş bir topluluk olarak kurban edilebilecek hale getirilmiş Rohingyaların en ünlü insan hakları savunucularının gözünde dahi bir değer ifade etmeyecek şekilde soyutlanmış olması ancak bu çerçevede anlamlı hale geliyor. Böylesi bir şiddetin anlamlı hale gelmesi ancak güçlü bir anlatı ve soy kütüğü ile inandırıcı hale getirilebilir. İşte bütün bu tartışmalarda yer alan Rohingyaların kökeni ve tarihi tartışmaları bu açıdan tarihsel değil siyasi bir tartışmadır. Zira tarihi belgeler Myanmar Müslümanlarının bu ülkedeki uzun yıllara dayanan varlığını belgeliyor. Oysa Myanmar Yönetimi, Müslümanlarla ilişkilerini Rohingyaların bir kısmının özel tarihine indirgeyerek, bunu da yeniden kurgulayarak yapıyor.

Soykütüğü ve anlatı savaşları

Bu açıdan Myanmar, Rohingyaların tamamının Chittagong bölgesinden, 1824-26 İngiliz sömürgesi sonrasında göç eden Bengali kökenli Müslümanlar olduğunu iddia ediyor. Bu nedenle de Rohingyalar’a vatandaşlık verilmeyerek, bu sömürgecilik kalıntısı olduğunu iddia ettiği bu topluluğun ülkeden kovulmasını istiyor. Elbette bu noktada 1937’ye kadar Arakan’ın kuzeyinin İngiliz işgalindeki Bengal’in parçası olduğunu da hatırda tutmak gerekir. Oysa Myanmarlı Müslümanların hem etnik kökeni, hem hikayesi oldukça çeşitlilik arz ediyor. Sadece Müslüman kaynaklar değil, Çin kaynakları da Myanmar-Yunnan sınırı boyunca Farsça konuşan Müslüman toplulukların tarihinin 860 yılına kadar gittiğini söylüyor. Bu bölgedeki Müslüman nüfusun asıl kökenini ise aslen Arap ve İranlı tüccarlar ile zamanında Myanmar Kralının sarayında danışman, bürokrat, asker ya da tüccar olarak oldukça saygı gören Müslüman soylulardı. 16. yy’da Myanmar’ı ziyaret eden Avrupalı seyyahlar da bu ülkedeki kayda değer bir Müslüman nüfustan bahsediyor. Bu Müslüman varlığını artıran bir başka etken de yine 16. yy’da Toungoo döneminde ateşli silahların Myanmar’da kullanılmasıyla birlikte, bu konuda uzman Müslüman askerlerin ve subayların da, özellikle Dekkan bölgesinden gelerek aileleri ile birlikte Myanmar’a yerleşmeleridir. Daha sonraki dönemde Myanmar’a gelen sair Müslüman grupların aksine, bu savaşçı elit yerli dili konuşan asıl nüvesini oluşturur. Bir başka deyişle, Myanmar Müslümanların muhtelif köken ve dinamiklere dayanan varlığı Myanmar yönetimi tarafından tekleştirilerek, ötekileştirilmiş ve bunun üzerinden farklı bir anlatı oluşturularak yukarıdaki ayrımcılık ahlaki olarak da haklılaştırılmaya çalışılmıştır. Hatta daha da öteye gidilerek, Kuzey Hindistan bölgesinden Budistlerin sürülmesinin sorumlusu olarak Müslümanlar gösterilmiş, bunun da intikamının yerli Müslümanlardan alınması gibi bir yol izlenmiştir. Böylece rejim Müslümanları şeytanlaştırarak sömürgeci güç şeklinde tarif etmiştir. Giderek Müslümanlar bölgedeki Hindulardan da ayrıştırılarak, Batılılarla bir tutulmuş, Müslüman karşıtlığı ulusal bağımsızlık hikayesinin parçası olarak yeniden inşa edilmiştir. Bu genel çerçevede, peki 20 yıl sonra neden Arakan’da bu şiddet yaşanıyor? Üstelik de son 3 yıldır ABD ile Myanmar arasındaki ilişkilerin iyiye gitmeye başladığı, Myanmarlı muhalif lider Aung San Suu Kyi’nin siyasi hayata katıldığı bir dönemde insani bir dramın yaşanması ve Myanmar yönetiminin buna seyirci kalması önemli bir soru işareti.

Çin’in enerji güvenliği için

Bu açıdan dikkate alınması gereken önemli bir nokta Myanmar-Çin arasında imzalanan enerji anlaşmalarıdır. Dünyanın en hızlı büyüyen Çin’in enerji açığı ve enerji yolları konusundaki hassasiyeti biliniyor. Bu çerçevede Afrika’da agresif bir tarzla yeni alanlar arayan Çin’in hem enerji açığı hem de enerji güvenliği açısından önemsediği bir ülke Myanmar. Zira Myanmar’ın offshore doğal gaz kaynakları, kalitesi düşük de olsa petrolü, Çin’in enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikası çerçevesinde önemli. Öte yandan Myanmar’nın Arakan’da Müslümanların yoğun olduğu eyalet başkenti Sittwe’den başlayan ve Yunnan eyaletinden Çin’e giren Çin-Myanmar doğal gaz ve petrol boru hatları Arakan sorunu çerçevesinde yeniden ele alınmalı. 2009 yılında inşaatı başlayan boru hattı sadece Myanmar’nın enerji kaynaklarını taşımayacak Çin’e. Dahası Sittwe’de yapılacak derin deniz limanı, Ortadoğu’dan Çin’e giden tankerlerin boşaltım yapılacağı bir liman haline getirilerek, Çin’in Malaka boğazına ve dolayısıyla Singapur ve Malezya’ya olan bağımlılığına alternatif olarak düşünülüyor. Bir başka deyişle Çin’in enerji güvenliğinin parçası olarak Myanmar’daki Müslümanlar ve dahası tam da Arakan bölgesi önemli bir görev ifa ediyor. Arakan Müslümanları da orta vadede bölgenin muhtemel bir istikrarsızlaştırıcı unsuru olarak görüldüğünden, Çin’in enerji güvenliğine tehdit olarak görülmekte, bölgeden sürülmelerine olumlu bakılmaktadır. Bu nedenle, Rohingya Müslümanları sorunu genel itibariyle bir post-kolonyal ulusalcılık sorunu olsa da, krizin son hali bu kılıf altında daha çok bölgesel bir güç rekabetinin bir uzantısıdır.

Ulus-ötesilik, yardım ve borç

Türkiye açısından bakıldığında ise durum biraz daha farklı içerik arz ediyor. Elbette tüm yukarıdaki nedenlerden dolayı Türkiye bu olayda sorumluluk hissetmektedir. Türkiye’de ulus-ötesi düşünebilen az sayıda grup olduğu açıktır. 1980’li yıllarda İslamcıların ulus-ötesi düşünmelerini sağlayan ırk, dil ve coğrafya olarak uzaklığı ile öne çıkan üç temel sorundan bahsedilebilir: Ogadin, Arakan ve Açe. Bu üç bölge Türkiye İslamcılarının coğrafya ve ulus sınırını aşmalarını sağlayan dış ötekiler olarak hep pedagojik ve dengeleyici bir rol oynamışlardır. Bu üç sorundan Açe ile deprem nedeniyle, Ogadin ile geçen yıl Somali vasıtası ile, Arakan ile de bu yıl karşı karşıya gelmiş olduk. Bu nedenle Arakan’ı bu çerçevede İslamcılardan çıkıp, tüm Türkiye’nin ulus-ötesi düşünmesinin metaforu olarak görmek gerekir. Bu nedenle Arakan, Türkiye’nin kendisini ulusçuluğa ve ulusalcılığa karşı teminatı olarak da sahiplenilmelidir. Türkiye’de son yıllarda yaşanan çeşitli olaylarla birlikte, insani yardım konusunda çeşitli şüphelerin uyanması toplumda yardım fikrine zarar vermeye başlamıştı. Bizzat devlet ricalinin sahiplenerek ve garanti vererek, insani yardımı örgütlemesi, bu insani yardım boyutunun tekrar hatırlanması ve tamir edilmesi açısından da önemlidir. İnsani yardım sadece bireylerin sağaltılması için değil, toplumların sağaltılması için de son derece önemlidir. Başkası için harcamak, başkası için feda etmek, modern dünyanın insani faaliyetinin varoluşsal bir parçasıdır. Elbette insani yardımın siyaseti, siyasi boyutu vardır. Ancak tüm bunları aşan verenin kendisine kattığı ile birlikte ele aldığıdır.

Dinle para, siyasetle strateji içiçe

Arakanlı Müslümanlar Osmanlı’nın son dönemindeki İslamcılık politikaları çerçevesinde Asya’da etkili olan Osmanlı ile temasa geçmişlerdir. Zor durumdaki imparatorluğa yardım eden Arakanlı Müslümanlar, devletin son zaferlerinden 1897’deki Türk-Yunan Savaşına, Balkan Savaşlarına ve Hicaz demiryoluna katkıda bulunmuşlardır. Dahası birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşen Türk askerlerinin de bir kısmı Myanmar’a götürülerek, buradaki kamplarda çalıştırılmış ve birçoğu bu ülkede şehit olmuştur. Şimdi ise kimsenin sahip çıkmadığı, tam anlamıyla ‘moden kurban’ haline getirilmiş bir gruba sahip çıkan tek ülke olarak Türkiye 100 yıllık borcunu ödemektedir. Arakanlı Müslümanlar, siyasetle stratejinin, din ile paranın içiçe geçtiği çok yönlü bir şiddetin kurbanı olarak bir insani trajedi yaşıyorlar. Türkiye’nin yaptığı ise ödenmek üzere verilmeyen, verenlerin dahi unuttuğu bir borcu hatırlayarak hem borcuna sadık olduğunu göstermek, hem de karşılıksız vererek kendi ulus kısıtlarının ötesine geçerek kendi varoluşunu tezkiye etmektir. Arakan’a yardım bu nedenle tüm toplumu sağaltmaya yardımcı olacaktır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: