‘Ahir zaman’ siyasetleri

Bu yazı 20 Mayıs 2012 tarihli Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

NUH YILMAZ – George Mason Üniversitesi

Son günlerde iç siyasette yaşanan yeni siyasi açılım denemeleri önümüzdeki dönemde siyasetin giderek ısınacağını gösteriyor. Bu gelişmelere hızlıca bakmak gerekirse: Kendisini “Anti-Kapitalist Müslüman Gençler” şeklinde adlandıran bir grup 1 Mayıs kutlamalarına katılmak için Taksim Meydanı’na çıkarken, “İslamcı Kürtler” parti kurma hazırlığına başlıyor, bunu onur konuğunun başörtülü Yemenli Tevekkül Karman olduğu CHP’nin Arap Baharı toplantısı izliyor.

‘İlginç zamanlarda yaşa’

Birbirinden bağımsız görünen bu gelişmeleri nasıl yorumlamak gerekir? Bu gelişmeler beraber ele alınabilir mi? Eğer alınabilirse Türk siyasetinin önümüzdeki dönem şekillenmesi açısından nasıl yorumlamak gerekir? Trevinian’dan Hobsbawm’a kadar meşhur Çin bedduasını sık sık duymaya başladık: ‘İlginç zamanlarda yaşayasın.” Bu ‘ilginç zamanlar’ galiba bizde de hayatın alt üst olacağı söylenen ‘ahir zaman’a denk düşen bir ifade. Türk siyasetinde son günlerde yaşadıklarımız tam da bu türden gelişmeler. Son derece hızlı ve yoğun bir tempo ile yaşadığımız son 5 yıldan nitelik olarak oldukça farklı gelişmeler yaşanıyor. Aslında yaşananlar 1946’dan beri alışık olmadığımız şekilde normalleşme işareti. 1946 sonrası, içeride güçlenen siyasi hareketlere karşı oraya çıkan muhalefet hareketleri, zaman zaman toplumsal karşılıkları olsa dahi, genelde siyasetin bürokratik elit karşısında fazla güçlenmesini engelleme kaygısıyla, dış müdahalelerin de etkili olduğu bir tepeden değişim mantığı içerisinde gerçekleşirdi. Bu tür müdahalelerin klasik yöntemleri ise milletvekili transferi, askeri müdahale, muhtıra, bölme amaçlı yapay yeni parti kurma çalışmaları, bürokratik vesayet oluşturarak siyasetin yetkisini daraltma çabaları şeklinde ortaya çıkardı. Geçtiğimiz 15 günde siyaset sahnesinde ortaya çıkan gelişmelerse bu çerçevenin dışına çıkan, fazlasıyla normalleşmiş gelişmeler.

27 Nisan ve sonrası

Bu gelişmelerin doğallaşmasını 27 Nisan 2007 sonrası başlayan sürece borçlu olduğumuz açık. Siyasetin dizaynını siyaset-dışı güçlerin müdahalesinden arındıran, Meclis aritmetiğini siyasete yansıtan, siyaset kurumunu bürokrasi karşısında güçlendiren, siyasete dış müdahaleleri sınırlandıran atılım ve dönüşümler hep bu dönemde gerçekleşti. Siyasete siyaset-dışı müdahalelerin ya da müdahale çabalarının maliyet ödemeye başlaması, artık Türkiye’de siyasette dönüşüm isteyenlerin de normal siyasi yollardan çıkış yolu aramaya başlaması sonucunu doğruyor.

Peki bu açıdan baktığımızdan geçen hafta gerçekleşen bu gelişmeleri nasıl yorumlamak gerekir? Geçtiğimiz hafta üçü de birbirinden bağımsız 3 ayrı siyasi gelişme tartışmaları belirledi: Anti-kapitalist İslamcılar, İslamcı Kürt Partisi ve CHP’nin Arap Baharı çıkışı. Bu üç gelişme de siyaset-dışı müdahale ile siyaseti şekillendirmek isteyen güçlerin artık siyaset alanını terk etmeye başladığını, gönüllü ya da gönülsüz, siyasi öznelerin sistem içi çözüm arama noktasına geldiklerini gösteriyor. Her üç gelişme de Ak Parti’yi oluşturan iktidar koalisyonunun ayrıntılı bir şekilde analiz edildiğini göstererek, iktidar koalisyonunu siyasi alan içinde kalarak çözme çabalarının önümüzdeki dönemde daha da fazla artacağını gösteriyor.

Siyasi partiler ve iktidar koalisyonu

Modern demokratik siyasette iktidara talip tüm siyasi partiler, çıkarların ortaklaşıp, strateji konusunda anlaşılması neticesinde oluşmuş ittifaklardır. Partilerin büyüklüğüne ya da ideolojisine bağlı olarak tüm partilerde farklı eğilimler, farklı gruplar, farklı muhataplar mevcuttur. Bu tür eğilimleri mütemadiyen tasfiye eden küçük siyasi oluşumlar ise iktidarı hedefleyen siyasi partiler olmaktan ziyade, siyasi örgütlenmelerine yasal nitelik kazandırma kaygısıyla oluşturulmuş, iktidara demokratik siyasetin sınırları dahilinde talip olmayan ‘sekter’ yapılardır. Bir siyasi partinin iktidar olabilmesi parti içindeki bu tür iktidar gerilimlerini yönetebilme becerisinden kaynaklanır. Bunun için de gücün temerküz ettiği alanları doğru tespit edip, partiyi bu güç alanlarına göre tasarlayabilen siyasi partiler bir çekim alanı oluşturarak, iktidara yürüyebilir. Hele ki iktidara talip olan partilerinin giderek büyümediği, siyasetin iki partili bir nitelik kazanma temayülüne girdiği siyasi atmosferde, siyasi partiler tamamen bu güç alanlarının tahlil ve idaresine dayanır. Bu açıdan bakıldığında ABD oldukça faydalı bir örnektir: Siyasi mücadele ülke içindeki farklı, dini, siyasi, ekonomik, etnik, ideolojik tercihleri siyasete yansıtılabilme uğraşıdır. Siyasi dilin kurulmasından, kadro seçimine, siyasette ağırlık verilecek bölgelerin tespitinden, hangi güçlerle ilişki kurulacağına kadar siyaset tam anlamıyla bir bilimsel analiz konusudur. Bu açıdan oy verme davranışları kategorize edilerek, her birinin talepleri belirlenir, siyasi hedefler bu hedeflerin nasıl organize edilebileceğine dayanır. Bu açıdan bakıldığında ise karşımıza Borges’in bir hikayesinde efsanevi bir Çin ansiklopedisine atıfla anlattığı sınıflandırmaya benzeyen bütünlükler çıkar: Kübalılar, Southern Baptistler, zenciler, Katolikler, kürtaja karşı olanlar, eşcinsel evliliğini destekleyenler, liberal Yahudiler, Asyalılar, işçiler, sosyal sağlık sigortasını savunanlar, güneyli muhafazakarlar, kuzeyli liberaller, Hispanikler, savaş karşıtları vb. Siyasi partilerin birbirlerinin alanını daraltmak için attıkları adımlar bu grupları karşı taraftan çözme ve kendi koalisyonuna bağlama stratejisine dayanır.

Siyasetin doğası gereği ortaya çıkan bu koalisyon oluşturma ve koalisyon bozma çabaları siyasetin normal işlediğinin ispatıdır. Türkiye’de karşımıza çıkan tablo bir yanıyla buna çok benzemektedir. Başkanlık sisteminin zaman zaman tartışıldığı, siyaset sahnesinin AK Parti ve karşıtları şeklinde ikiye bölündüğü, AK Parti’nin 10 yıldır giderek genişleyen bir ittifakı halen dinamik bir şekilde ayakta tutmayı başardığı bir siyasi atmosferde, AK Parti karşıtı siyasi oluşumların bir yandan kendi alanlarını genişletme, bir yandan AK Parti’nin alanını daraltmaya dönük girişimlerde bulunmaları siyasetin sağlıklı yürüdüğüne işarettir. Sözünü ettiğimiz üç gelişmeye bu açıdan bakarsak, bu gelişmelerin ortak noktasının AK Parti’yi oluşturan koalisyonun unsurlarına dönük çözme amaçlı bir içeriğe de sahip olduğunu görürüz. Ancak bu çözme işlemi, daha önceki döneme ait siyaset dışı taktik ve tekniklerden arındırılmış, siyaset içi kalmayı kabullenmiş, bu sınırlar çerçevesinde AK Parti koalisyonunun unsurlarını tanıma, siyaseti bunun üzerine kurma amaçlı gelişmeler olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle nitelik açısından demokratik olduğu kadar, taktik açıdan da daha üst bir çaba ve stratejik aklın eseri olarak ortaya çıkıyor.

Siyaset normalleşiyor

Yine bu gelişmelerin gösterdiği bir başka şey ise AK Parti’nin artık muhalifleri tarafından, siyaset-dışı güçler tarafından tasfiye edilme umudunun kalmadığını gösteriyor. Daha önemlisi, muhaliflerin de artık AK Parti’yi yekpare bir bütün olarak görmediğini, AK Parti koalisyonunu tek tek parçalarına ayırarak analiz ettiğini, bu parçaların hangilerinin koparılabileceği, bu koparma işleminin ne tür enstrümanlarla yapılabileceği, ne tür söylemlerin bu koalisyona zarar verebileceği gibi detaylar üzerine son derece bilimsel olarak çalıştığını gösteriyor. Bir başka deyişle, bu gelişmeler Türkiye’de siyaset yapma tarzının giderek daha da değişeceğini, demokratikleşmenin ve normalleşmenin siyaseti algılama, yönetme ve siyasete müdahale tarzlarının da dönüşüp çoğullaşacağının işareti. Aslında 2011 seçimlerinde BDP’nin bağımsız adayların sayısı ve dağılımı için izlediği dar bölge seçim stratejisi, BDP’nin demokratik siyaseti tam anlamıyla bilimsel/stratejik bir etkinlik olarak ele aldığını, Türkiye’nin ortalama siyaset aritmetiğinin üzerinde bir performans ortaya koyduğunu gösteriyordu. Geçen haftaki gelişmeler BDP’nin ‘bilimselliğinin’ artık sair siyasi öznelere de yayıldığını göstermesi açısından kayda değer.

1 Mayıs kutlamalarına kendisini ‘antikapitalist İslamcılar’ olarak adlandıran grubun varlığı, bu etkinliğin medyada abartılı bir şekilde yer bulması, AK Parti’yi oluşturan koalisyondaki sosyal adalet düşüncesini öne çıkaran, sayıca küçük ancak liberaller gibi entelektüel açıdan ve söylemsel olarak güçlü İslamcı kesimi çözmeyi hedefleyen bir girişim olarak görülebilir. Benzer şekilde İslamcı bir Kürt partisinin kurulma çabasının AK Parti’nin oy tabanı olan İslamcı Kürtleri hedef alma iddiası kayda değer. Böyle bir girişimin başarılı olması, Güneydoğu’da bazı açılardan birinci parti dahi olabilen, ancak en önemlisi Güneydoğu’daki varlığı ile tüm Türkiye’yi kucaklayan tek parti olma iddiasına sahip AK Parti’yi söylemsel olarak da zayıflatmayı hedefleyen bir girişim şeklinde okunabilir. Başörtüsü ile ilişkisi son derece mesafeli CHP’nin, son dönemde AK Parti’nin yönetme iddiası ile ortaya çıktığı Arap Baharı sürecine ortak olmak için, başörtülü bir figürü onur konuğu olarak konferansına çağırması da siyasette normalleşmenin işaretlerinden. Bu davet, CHP’nin AK Parti’yi güçlendiren alanlara bakarak, bu konuda siyaset yapmaya çalıştığını, hatta bunu kendi kitlesinin ideolojik tercihlerine rağmen yaptığını göstermesi açısından önemli.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: