Ortadoğu’da Post-Davos Süreci

Bu yazı 27 Şubat 2011 tarihinde Star Gazetesi, Açık Görüş’te yayınlanmıştır.

Ortadoğu’da yeni bir bölgesel düzenin sancıları yaşanıyor. Bahreyn’den Fas’a, Tunus’tan Yemen’e tüm bölgede yaşananların farklı nedenleri var. Ancak özelde sebepleri ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, yaşananlar bölgesel düzen krizi parantezine alınabilir. Bu düzen sorunu çözülmeden, bölgenin sakinleşmesini beklememek gerekir. Krizin çözümü, bölgedeki yeni düzenin nasıl kurulacağı, meşruiyet sorunun nasıl ve hangi aktörlerle aşılacağı sorununa verilecek cevapla sağlanacak. Bugün itibariyle bu çözümün çok yakın olduğuna dair bir işaret yok. Ancak farklı alternatiflerin olduğunu, bu alternatifler arasında devam eden yarışın sonucuna göre bölgenin uzunca bir süre bu sonuca göre şekilleneceği açık. Bu noktada Türkiye’nin alacağı tavır ise sadece Türkiye’nin değil, hem bölgenin hem de küresel düzenin şekillenmesi noktasında önemli olacak.

Krizin kısa tarihi

Bölgede yaşananların her ülke örneğinde ayrı sebepleri olsa da, tüm sorunların ortak noktası bölgesel düzen krizidir. Bu nedenle Bahreyn gibi zengin bir ülkede de Yemen gibi fakir ülkede de aynı kriz yaşanabiliyor. Krizin kökeni 1. Dünya Savaşı sonrasında tasfiye edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının halen paylaştırılmamış olması, yani 1. Dünya Savaşı’nın halen bitmemiş olmasıdır. Kısaca hatırlamak gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu sonrası bölge 2. Dünya Savaşı’na kadar sömürge ve manda dönemi yaşadı. Bu dönemde bölgeye has kalıcı bir siyasi çözüm üretilmesi bir yana, var olan basit yönetim sorunları dahi aşılamadı. Akabinde post-kolonyal dalga ile yaşanan Arap milliyetçiliği hem yeni bir öznellik dalgasını hem de bölge tarihinin yeniden yazılmasını beraberinde getirdi. Bu dönemde kurulan yapılar sömürge karşıtı, laiklik vurgusu öne çıkan, milliyetçi hareketlerdi. Türkiye’de yaşanan Kemalizm tecrübesine benzerlikler taşıyan bu hareketler bölgeye geçici bir denge getirse de, kalıcı bir düzen getiremedi. Soğuk Savaş’ın bitmesinin tüm dünyada yeniden belirlenen değişimlerden bölgenin de etkilenmesi kaçınılmazdı. İran Devrimi’nin de etkisiyle yükselen İslamcı hareketler bu rejimleri tehdit etse de yıkmayı başaramadı. Ancak bu hareketlenmenin sonuçları biraz da bölgede yaşanan İslamcı dönüşümün etkisiyle yeterince değerlendirilemeyerek fundamentalizm ya da aşırılık tanımlamasıyla geçiştirildi. 11 Eylül 2001 sonrası ise cari sistemin tamamen sarsıldığına tanıklık ettik. ABD’nin bölgede varlığını neredeyse tamamen askeri bir hale getirmesi, diplomatik gücünü belli oranlarda tasfiye etmesi, İsrail’in artık neredeyse meşruiyet sorununu tamamen yok sayması, Irak’ın işgali sonrası yaşananlar yaşanan siyasi krizi daha da derinleştirdi. Bugün yaşadığımız tecrübe 2. Dünya Savaşı kurulan o köhne yapılarının tasfiyesidir. Bir başka deyişle 1. Dünya Savaşı ile dağılan düzenin yerine kalıcı bir düzenin kurulamayışının sancılarıdır.

Siyasi meşruiyet sorunu

Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzeninin tek hegemonu ABD, 11 Eylül sonrası bölgeye bakışını tamamen değiştirdi. Bush Yönetimi’nin “özgürlük gündemi” şeklinde tarif ettiği politikası, 11 Eylül’ün nedeninin bölgedeki demokratik olmayan yapılar olduğu tespitini yapıyor, bu yapıların gerekirse askeri güçle tasfiyesini amaçlıyordu. Kendisine neredeyse ilahi bir misyon vehmeden bu politika, kurulacak demokratik yönetimlerin Batı yanlısı ve teröre mesafeli olacağını varsayıyordu. Bu nedenle bölgede demokratik dönüşümleri ve serbest seçimleri savunan ABD, bu yeni politikayı uygulamak için harekete geçti. Bu çerçevede Irak’ı işgal eden ABD, Mısır’daki seçimlere İhvan hareketinin dahil edilmesini, Hamas’ın Gazze’de seçimlere dahil edilmesini kabul etti. Ancak bu politika İsrail duvarına çarptı. Bush Yönetimi idealist bir gündemle çıktığı yolda, serbest seçimlerin Hamas gibi İslamcı aktörleri başa getirmesinden rahatsız olarak bu politikadan kısa sürede vazgeçti. Bu nedenle 11 Eylül sonrası ABD’nin kurmaya çalıştığı düzen başarılı olamadı. Hatta tam aksine yeni bir düzen kurma iddiasıyla ortaya çıkan ABD eski düzenin meşruiyetini zedelediği gibi, bölgede ciddi bir boşluk yarattı. Tam da bu noktada Bush’un özgürlük gündemi çerçevesinde teklif ettiği serbest seçim siyasetini ilke olarak benimseyen Türkiye, Filistin seçimlerinin sonuçlarının kabul edilmesini benimsemekle kalmadı, bu ilkeyi genelleştirerek bölge siyasetinin temeline yerleştirdi. Yine Türkiye bu süreçte ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurarak etki alanını genişletti, yeni bölgesel aktörlerle daha yakın ilişkiler kurdu. Vize sisteminin serbestleştirilmesi, bölgesel entegrasyon, ekonomik işbirliği gibi politikalarla siyasetine yapısal bir şekil de veren Ankara da yine aynı duvara çarptı: İsrail. Bölgedeki her türlü entegrasyon ve istikrara politikasına karşı konumlanan İsrail’e verilen cevap Ocak 2009’da Davos’da Başbakan Erdoğan tarafından dile getirildi. İsrail’in politikalarını açıkça eleştirerek, teşhir etmeyi temele alan bu siyasetin birçok etkisi oldu. Ancak en önemli etkisi bölgede uzun yıllardır sözde İsrail eleştiri ile neredeyse maliyetsiz bir meşruiyet üreten otoriter rejimlerin bu kozu kaybetmeleri oldu. Ülke içindeki otoriter rejimlerini İsrail eleştirisi üzerinden meşrulaştıran liderlerin en önemli silahı, Davos süreciyle birlikte ellerinden alındı. Post-Davos süreci bu nedenle bölgede siyasi meşruiyet sorunun doruğa çıktığı, düzen arayışlarının ise en somut şekilde görüldüğü bir zaman olarak ele alınmalıdır.

Krizin finansal boyutu

Bölgede yaşananların şüphesiz finansal boyutları da mevcut. Sürecin tetiklendiği Tunus’ta yaşanan protestoların işsizlik ve gıda krizi ile başlamasını bu açıdan ele almak gerekir. Yükselen gıda fiyatları başta Tunus, Yemen ve Mısır olmak üzere, bölgedeki çok zengin olmayan ülkelerde sosyal ve ekonomik sorunlara yol açarak siyasi istikrarsızlığı tetikliyor. Bölgedeki Batı yanlısı rejimler belli oranlarda ABD başta olmak üzere Batılı ülke ve kurumlar tarafından finanse ediliyordu. 2008 finansal krizi bu sübvansiyon sürecini sekteye uğrattı. Bunun dolaylı etkisi ise finansal krizin sosyal sonuçlara yol açması oldu. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde siyasi krizin yaşandığı bölge ülkelerinde, krizi finansal olarak kontrol edilebilir düzeyde tutarak, kendini dönüştürebilen ülkelerin krizden fazla yara almadan kendini yeniden üretebileceğini söyleyebiliriz. Bunu yapacak kabiliyete sahip olmayan ülkeler ise bu sürecin mağduru olacaktır.

Yeni Ortadoğu ve ABD

Soğuk Savaş’tan hiper güç olarak çıkan ABD, hiper güç olma tekelini çok da başarılı veremedi. 11 Eylül sonrası aşana kibrin yansıması, ABD’ye küresel liderliğini kaybettirmese de, hiper güç olma imajını önemli ölçüde zedeledi. 11 Eylül’e neredeyse kadiri mutlak bir imajla giren ABD, aradan geçen 10 yılda girdiği iki savaşı da bitiremeyen, insan hakları karnesi zayıf, moral üstünlüğünü yitirmiş bir ülke haline geldi. Bu süreçte tüm dünyada ABD karşıtlığı artarken özellikle 2008 finansal krizi ABD’nin askeri üstünlüğünün yanı sıra finansal egemenliğinin de artık rakipsiz olmadığını gösteriyordu. G8’den G20’ye yeniden inşa edilen küresel yönetim mimarisi biraz da bunun sonucuydu. Bu süreçte ABD’nin hiper güç statüsünü kaybettiğini, halen dünya lideri olmakla birlikte, artık yükselen bölgesel güçlerle de dünya egemenliğini paylaşmaya hazırlandığını gördük. Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya gibi güçler etkinliklerini artırırken, ABD ve AB kademeli daralma yaşadı. Bu krizin Ortadoğu’ya yansıması da bugün yaşanan krizin önemli sebeplerinden birisidir. ABD Ortadoğu’da tek başına kuramadığı iktidarını hangi temelde, hangi ortaklarla, hangi ilişkilerle kuracak? Bölgede meşruiyet krizi yaşayan ABD, bu noktada bölgede krize dönüşmeyen kademeli geçişlerle yaşanacak demokratik değişimlerin, bölgeye istikrar getireceğini, bunun da orta vadede ABD’nin lehine olacağı öngörüsünü yapmaktadır. Bunun bir yansıması olarak bugün, ABD çıkarları doğrudan zedelenmediği sürece, ABD’nin orta vadeli istikrar adına değişim gündemini desteklediğini görüyoruz. Ortadoğu’da zemin kazanmaya çalışan Çin ve Rusya gibi aktörlerin, otokrat aktörlerle ilişki konusunda daha başarılı olduğu tespiti bir yana, bu tür ittifak değişimlerinde otokrat yönetimlerin kolayca taraf değiştirmeleri ve maliyeti artırmaları da ciddi bir sorun. Bu nedenle de demokratik yönetimlerin ABD’nin çıkarı olduğu konusunda neredeyse bir mutabakat olduğu söylenebilir.

Türkiye ne yapacak?

Türkiye özellikle son bir kaç yılda bölgenin neredeyse yükselen yıldızı haline geldi. Bölgesel politikalarıyla istikrarı öne çıkarması, ekonomik başarısı, iç siyasi sorunlarını açılım politikası ve demokratikleşme ile aşma çabası, Davos üzerinden İsrail’i tartışmaya açması, dinle ilgili sorunlarını aşma noktasında önemli mesafeler kaydetmesi, askerin sivil denetime alınması noktasında başarı sağlaması özellikleriyle bölgede en fazla teveccüh gören ülke haline geldi. Bu nedenle bölgedeki İslamcı ya da seküler aktörlerin neredeyse tamamı Türkiye’yi örnek olarak görmekte, bu bölgesel meşruiyet krizini aşma noktasında Türkiye’ye bakmaktadır. Bu nedenle Türkiye tam anlamıyla tarihi bir anla karşı karşıya. Kendi başarısının hikayesinin de nedeni olduğu siyasi krizde, örnek alınan ülke olarak önüne inanılmaz fırsatlar çıkmaktadır. Ancak bölgeden uzun yıllar ayrı kalmasının yarattığı bilgi, tecrübe ve yetişmiş eleman sorunları nedeniyle de  önemli sıkıntılar yaşamaktadır. Bu somut sorunlar karşısında, Türkiye’nin asıl önemi bölgede kendi siyasi gündemi olan neredeyse tek ülke olmasındır. Şimdi Türkiye iki seçenekle karşı karşıya: Zor olanı seçip kendi siyasetini sürdürmeyi göze alarak, ABD başta olmak üzere başka ülkelerle birlikte, ancak paralel ilişkiler geliştirmeye çalışarak düzen kurucu bir ülke olma.  Ya da kolay olanı seçip, kendi siyasi iradesini ikinci plana atıp, krizi aşma konusunda teklifi olan düzen kurucu başka ülkelerin liderliğini takip etmek. Bu kritik dönemde Türkiye eğer ilkini yaparsa Ortadoğu’da kendi adına konuşan bir ülke olarak uzunca bir süre etkili olacaktır. İkinci seçenekte ise yaşanan düzen krizini çözme işini başka ülkelere ihale ederek, iddiasız bir yolu tercih seçebilir. Bu seçim bölgesel bir güç olarak Türkiye’nin kaderini belirleyeceği gibi, tüm küresel dengeleri de etkileyecektir. Şu anda yaşanan bölgesel düzen krizinin yarattığı belirsizliğin alacağı şekil de bu karara göre şekillenecektir.

Nuh YILMAZSETA Washington Direktörü

Comments are closed.

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: