Renksiz Kokusuz Halk Devrimi: Bir Tunus Hikâyesi

Bu yazı 23 Ocak 2010 tarihinde STAR Gazetesi, Açık Görüş’te yayınlanmıştır.

Zeynel Abidin bin Ali ismini 24 yıl önce ilk kez duyduğumda bilgi yarışmasına hazırlanan bir öğrenci olarak mutsuz olmuş, Atatürk hayranı Habip Burgiba ile birlikte çalışılacak konular listesine eklemiştim. O günden sonra bu isim fazla karşıma çıkmadı. Takip eden yıllarda Raşit Gannuşi adını daha fazla duymuş, Tunus’un sokaklarda da devam eden başörtüsü yasağını, devlet memurlarına uygulanan oruç yasağını işitir olmuştum. 28 Şubat sonrasında ise, Türkiye’de devam eden başörtüsü yasağının sokaklara inip inmeyeceği tedirginliğiydi Tunus’u önemli kılan. Son yılların favori tatil beldesi haline gelen Tunus ise benim hafızamda yer alan konulardan biri hiç olmadı. Şimdi ise artık ortak küresel hafızada devrim yapmış bir Tunus var. Tüm siyasi aktörler, bu hareketlenmeden kendisine pay çıkarmaya çalışıyor.

Tarihsizleştirilen Tunus

Tunus’ta Bin Ali’nin gitmesi ile birlikte tüm medya bir anda devrim analizleri ile doldu. Adeta tüm siyasi gözlemciler, analistler, gazeteciler, akademisyenler, ya da Facebook tabiriyle söylersek “yolu Tunus’tan geçmiş olanlar” bir anda devrim analizcileri haline geldiler (İlginç bir not: Neocon Daniel Pipes konuyla ilgili yazısının altına “1970’de Tunus’ta yaşadı” notunu eklettirmeyi unutmamış). Elbette dünyaya bir konuda uzman olma şartını, o ülkede turist, garson, barış gönüllüsü vs. de olsa bir süre kalma ya da o ülkeden bir arkadaşı olmanın yettiği anlayışını yerleştiren Washington’ın bunda büyük vebali var. İşte bu Tunus uzmanları bir anda Tunus örneğinden yola çıkılarak devrimin şartları, sürekliliği, ihracı, yerelliği ve evrenselliği konularını tartışır hale geldi. Bu sayede Troçki de Frida filminden beri ilk defa bu kadar popüler oldu. Tartışmaların en trajik yönü ise dünyanın Ortadoğusu’nda -her ne kadar bizim için mağrip de olsa- halk devriminin bile şipşak bir konu olarak ele alınması. Ne olabilir ki Tunus’ta? Olsa olsa bir kaç öfkeli Arap genç -ki Arap gençler tanım itibariyle öfkelidir!-, artık yaşlanmış bir diktatörü devirir işte! Devrimin ihracını tartışanlar Tunus’taki siyasi dengeleri, sosyal şartları, aylar süren protestoları, ülkenin bir tarihi olabileceğini akıllarına bile getirmediler. Sömürge döneminde tarihsizleştirilen, sömürge sonrası dönemde hafızasızlaştırılan Tunus, böylece yeniden tarihsizleştiriliyordu.

Renk mi koku mu?

Basitlik ve kötüsünden oryantalist Tunus analizleri elbette haddini bilmeyecek ve bu basitlik sınırında durmayacaktı. Nitekim bir sonraki aşama Tunus’un devrimine isim bulma tartışmasıydı. Tunus’ta olanları Bush Yönetimi’nin biraz hormonlu, biraz ittirmeli, renkli kokulu devrimlerine benzetme yarışı başladı bir anda. Herhalde Mağrip’in rengi biraz fazla kara kaçmış olacak ki “yasemin devrimi” öne çıkar gibi oldu. Renk-koku ikilemi sadece düşünce kısırlığını anlatmıyordu. Daha acısı, Tunus halkına, Tunus’un siyasi aktörlerine öznelik vermemek için direnen zihin kodları, “baldırı çıplak öfkeli Arap gençlerin” devrim yapamayacağına, Mağrip’ten kendi başına devrim çıkamayacağına o kadar ikna olmuşlar ki farkında olmadan, bunun kredisini Tunus’a vermek istemediler. Başka bir aktör olmalıydı bu devrime renk ya da koku veren. Yoksa Tunus kokmaz ki! Hani koksa da güzel kokmaz! Ya da koksa da devrim kokusu değil olsa olsa ter kokusu falan gelirdi. Bu nedenle renk-koku kavgası, Tunus’ta olanlara isim verme kavgası, biraz da postkolonyal toplumların öznelik talebi kavgasıydı. Burnuna yasemin kokusu gelenler maalesef bu kavgada sömürgeci toplumların tarafında kaldılar.

Twitter mı desem Wikileaks mi?

Basitlik duvarı maalesef bu konuda da aşıldı. Renkli kokulu devrim fantezilerinden daha da kötüsü bu sefer Twitter devrimi efsanesi ile yaşandı. Daha önce defalarca tüketilen bu tartışma tüm hızıyla kasıp kavurdu sanal âlemi. Tunus halkına vermedikleri siyasi özne olma hakkını Twitter’dan sakınmayan analizciler(!), yarı cahiller, turfa akademisyenler gönüllerince kutladılar Twitter’ı. Ama bu sefer Twitter da rakipsiz değildi: Twitter’ın karşısına alternatif olarak Facebook yerine Wikileaks çıkarıldı. Tunuslulara kredi vermemeye yeminli bu güruh, aynı krediyi internet sitelerine, bilgisayar programlarına vermekten bir an olsun çekinmedi. Bu da aslında oryantalizm sorunun öyle basitçe dağılmadığını, sadece Batı ile sınırlı kalmadığını, çoğu zaman bir dip akıntısı olarak küresel hafızayı nasıl da etkilediğini göstermesi açısından önemli bir andı.

Erken oldu erken!

Tüm bunlar olup biterken herkesin sürekli baktığı adreslerden biri Washington’dı. Bush’un iki işgallik “Özgürlük Gündemi”ni zor bela atlatan bölge halk ve yönetimleri, bir süredir Obama’nın bu konudaki tavrını anlamaya çalışıyordu. Ancak anlaşılamayan şeylerden biri şuydu: Washing

ton’da bir konunun gündeme gelmesi için ya Beyaz Saray’ın bu konuyu gündemine alması -ki alırsa genelde bu bilinir- ya güçlü bir çıkar grubu ya da lobinin bu işi sahiplenmesi, ya da konunun artık Washington için artık dayanılmaz maliyet üretmesi gerekir. Sair renkli, kokulu devrimlere bakarsak buralarda farklı grupların parmak izini görebiliriz: Rus düşmanları, petrol lobisi, İsrail Lobisi, Küba Lobisi vs. Ancak Tunus bu açıdan dikkat çekmeyen, olaylara rağmen “istikrarlı,” İsrail’e dost, bazen işbirliği yapmayan ama İslamcıları yönetimden uzak tutmak gibi önemli bir işi de yapan “çalışılabilir” bir ülkeydi. Bu nedenle olanlarda ABD’nin parmak izini aramak abartılı bir yorum olur. Washington Tunus’ta olanları kontrol altına almak, protestoların Mısır gibi ülkelere yayılmasını önlemek için harekete geçti. Ancak bu nokta da dikkatle izlenmeyi aslında hakkediyor. Zira Obama’nın önümüzdeki dönemde Tunus’taki gibi değişimleri destekleyecek bir noktaya evrilmesi kuvvetle muhtemel. Ancak şu an itibariyle ABD Tunus’ta olanlara biraz hazırlıksız yakalandı. Hatta karikatürize etmek gerekirse Washington sokaklarında Alis Harikalar Diyarı’ndaki beyaz tavşan gibi telaşla koşuştururken, kendi kendine “Erken oldu! Erken oldu!” diye konuşan uzman enflasyonu var diyebiliriz.

Genç Neoconlar rahatsız!

Bu süreçte en fazla kafası karışanların ise Neoconlar. Bir kaç farklı açıdan tereddüde düştü Neoconlar, özellikle de genç kuşak yavru şahinler. Her ne kadar FKÖ’ye zamanında kucak açmışsa da, Tunus İsrail’e gerektiğinde ülkede Filistinlilere operasyon yapma hakkını da tanımıştı. O nedenle İsrail’e dost bir ülkenin liderinin, diktatör de olsa, yönetimden uzaklaştırılması biraz keyfini kaçırdı neoconların. Ne de olsa dönem İsrail’e dost lider bulma sıkıntısı dönemi. İkinci problem neoconların klasik sorunu: “Yüzmeni istiyorum ama ıslanmanı istemiyorum paradoksu.” Bir başka deyişle “Özgürlük isteriz,

bunun için savaşırız da ama bizim istediğimizi seçmeniz şartıyla” durumu. ABD’yi, bölgeye özgürlük getirmek adına iki savaşa sokan, ancak özgür seçimlerde İslamcıların iktidara gelmesi üzerine “özgürlük gündemi”nden vazgeçen depresif Neocon hali. Neoconlar Tunus’ta demokratik seçim ihtimalini heyecanla karşılasalar da, sandıktan İslamcı bir yönetim çıkmasındansa Bin Ali’yi tercih etme noktasındalar. Bu nedenle de şu anda sürekli Tunus üzerinden İslamofobi pompalamakla meşguller. Bir yandan özgürlük gündemi ile genç yetenek kazanmaya çalışırken, böylesi bir tutarsızlıkla hareket edilmesi ise genç Neoconların ilkeci zihninde zaman zaman huzursuzluk yaratabiliyor. Kısacası genç Neoconlar rahatsız!

Bir ulusalcı ütopya…

Neocon paradoksun benzerini bizim ulusalcıların yaşıyor olması herhalde kimseye şaşırtıcı gelmemiştir. Ne de olsa ulusalcıların Neoconlarla dirsek teması, daha doğrusu koalisyonu artık sıradan bir bilgi haline geldi. Genç Neoconlar rahatsız olur da, bizim ulusalcılar durur mu? Biraz bilmediklerinden, biraz da hinlikten, ulusalcılar Tunus’ta olanları tamamen Neocon reflekslerle algılayıp, sundular. Yıllarca otoriter Batılılaşmayı yaşam tarzı pazarlamasıyla modernleşme diye Batı’ya satarak, ithal ikameci entelektüellik oyunu oynayan Zeynel Abidin’i aslında en iyi ulusalcılar anlar. Cumhuriyet Türkiye’sini hedefleyip, 28 Şubat’ın hayal ettiği otoriter bir ülke yaratmayı başaran Zeynel Abidin ulusalcıların en büyük kahramanı olmalıydı normalde. Zeynel Abidin’in Arap olmasının Türk Baasçılığı’nın ulusal duygularını rencide etmesinden mi, yoksa düşene dost olmak ulusalcılığa yakışmadığından mı bilinmez, tam tersi oluverdi bir anda. Ulusalcılığın hayallerini gerçekleştiren Zeynel Abidin’e bir anda düşman oluverdi bizim ulusalcılar. Hatta daha da ileri gidip “Bizde neden halk devrimi olmuyor” diye hayıflanıp, feryat figan edenleri oldu. Bunun nedeni yıllarca devrimcilik adına darbecilik yapanların dil sürçmesi de olabilir. Zira bu sorunun cevabı son derece basitti: Ulusalcıların sevmediği, şikâyet ettiği halk da ulusalcıları sevmiyordu. Ulusalcıların paylaştığı konum, halkın yanı değil, Zeynel Abidin’in pozisyonuydu. Böylece Tunus’ta yaşananlar ulusalcılar açısından “halksız halk devrimi” hayalinin adı oldu.

Tunus tartışması küresel hafızanın benim paylaştığım kısmında böyle kayda geçti. Ha bir de son dakika var eklenmesi gereken: Medyamızın güzide isimlerinin hijyenik devrim heyecanı. Gençliğinde devrimcilik yapamamış olma ezikliği de diyebiliriz belki. Masumane olduğu kadar naif, cahilane olduğu kadar çıkarcı bir yaklaşımla, Zeynel Abidin’in kaçtığı ülkeye, asayiş berkemal olduktan sonra gitme hasretiyle “Şimdi Tunus’ta olmak vardı!” diye iç geçiren bu sanal alem kahramanlarının, küresel hafızanın Hollywood civarlarındaki Matriks kasabasında yaşadığını da öğrenmiş olduk.

Linkler: STAR GazetesiSTAR PDF

Comments are closed.

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: