Post-Esad devrinde Türkiye ve Suriye

Bu yazı 29 Temmuz 2012’de Star Gazetesi Açık Görüş’te yayınlanmıştır.

Esad yönetimi başlarda kendi safında tutmak ümidiyle sağladığı PYD desteğini, savaşı kaybedeceğini anladıkça Türkiye’yi zora sokacak bir kart haline getirmeye çalıştı.

Nuh Yılmaz

Suriye’de bir buçuk yılı bulan iç savaş Esad yönetimini zorlamaya başladıkça bir yandan şiddetin dozu artıyor, bir yandan da post-Esad dönemine ilişkin iktidar kavgaları kızışıyor. Geçtiğimiz haftalarda işaret ettiğimiz kimyasal silah savaşları, istikrarsızlıklar, soykırım ve etnik temizliğe gidebilecek şiddet uyarılarına bu hafta bir de Kürt meselesi eklendi. Suriye’nin kuzeyinde meydana gelen gelişmeleri, bir yanıyla Esad’ın gider ayak intikam için harekete geçirdiği senaryolardan biri olarak, bir yanıyla da Esad sonrasına hazırlanan güçler arası mücadelenin bir parçası olarak okumak gerekir. Hatta bir yanıyla artık Esad’ın kendisi de post-Esad senaryosu yazmaya hazırlanıyor diyebiliriz. Geçtiğimiz hafta ABD basınına sızdırılan haberler ABD’nin Suriye konusunu seçim çerçevesinde değerlendirdiğini gösteriyor. Türkiye açısından ise bu gelişmeler, karar alma süreçlerinde bilgi yönetimi kaynaklı bir problem olduğunu, karar alma süreçlerinde sürprizlere hazırlıklı olmak için girdiyi çeşitlendirmek ve risk analizi/savaş oyunu ve senaryolar konusunda adım atma zorunluluğu olduğunu gösterdi.

Baas rejiminde sona doğru

Suriye’de Esad yönetiminin şu haliyle artık sürdürülebilir olmaktan çıktığı konusunda bir uzlaşma oluşmuş durumda. Bugün gördüğümüz tartışmaların çoğu post-Esad döneminde yapılacak mücadeleler ve güç savaşlarına hazırlık. Suriye’de söz sahibi olmak isteyen tüm aktörler, Esad’ın düşme anında gücünün zirvesinde olmak, böylece pastadan en büyük payı almak derdinde. Önceki hafta Şam’da Esad’ın karargahına yapılan saldırıda önemli isimlerin kaybedilmesi, nedeni ne olursa olsun, Esad yönetimini hem psikolojik olarak hem de askeri olarak zayıflattı. Bunu müteakip gerek Şam’da gerekse de Halep’de artan Hür Suriye Ordusu saldırıları, Esad yönetimini strateji değişikliğine yöneltti. Bu stratejinin en önemli işaretleri ise Golan Tepeleri, İdlib ve Kuzey Suriye’de çekilen birliklerin, bu alanları yerel güçlere bırakması, bunun karşılığında ise stratejik önemi olan Halep ve Şam’a yüklenerek sert, daha kararlı bir saldırıya hazırlandığını göstermesi. Nitekim bu stratejinin parçası olarak Berze’de muhalefete yardım ettiği söylenen bir grubun infazı ve giderek artan şiddet dozajı gösterilebilir. Yeni strateji Esad’ın artık tüm ülkeyi eş zamanlı olarak yönetmeye çalışma fikrinden vazgeçtiğini gösteriyor. Daha öncesinde 4. Zırhlı Tümeni isyan bölgelerine kaydırarak isyana müdahale eden yönetim, artık bu esnekliğini kaybetmeye başlıyor. Bir başka deyişle saldırılar ve güçlenen muhalefet, yönetimi zayıflığını kabul etmeye zorladı. Bu psikolojik açıdan Esad yönetimini zayıflatsa da, gücüne göre strateji geliştirme kıvraklığına sahip bir kurmay zekasının -önemli kurmaylarını kaybetmiş olmasına rağmen- halen Esad yönetiminde bulunduğunu, Esad’ın ise teslim olmamaya kararlı olduğunu gösteriyor. Bu şiddet artışı ise hem Batı’nın hem Rusya’nın uyarılarına rağmen Suriye yönetimini öncelikle sivil yerleşim bölgelerini uçakla bombardımana, ardından da kimyasal silah kullanma noktasına getirebilir. Anlaşılan Esad yönetimi karşı taraf zafer kazansa dahi, bunun maliyetinin ağır olmasını, bir Pirus Zaferi olmasını temine çalışıyor. Türkiye’nin baştan beri kaçınmaya çalıştığı senaryo da buydu. Zira bu tür şiddet artışı bir çok güvenlik zaafı yaratmanın yanı sıra, toplumlararası şiddetin de önünü açacak bir gelişmeyi beraberinde getirecektir. Daha da önemlisi bu hamle ile giderek işledikleri ya da işleyecekleri savaş suçları nedeniyle Baas yönetiminden kimsenin yeni Suriye’de görev almasına imkan vermeyecek. Bu da Suriye’nin zaten büyük oranda güvenlik kurumlarına dayanan ve çok güçlü olmayan devlet mekanizmasının çökmesine, yani istikrarsızlığın Esad-sonrasında daha uzun sürmesine yol açabilir. Görünen o ki, Esadlar savaşarak çekilecek, Suriye’deki şiddetin dozu da girecek artacak.

Suriye ABD’nin iç siyaseti

Geçtiğimiz hafta ABD’nin büyük gazetelerinde ardı ardına Suriye’deki CIA operasyonları ve bunların mahiyeti üzerine haberler çıktı. Aylardır bir şekilde sızmayan bu haberlerin birden bire artarak sızması Obama’nın, iki açığını kapatmaya çalıştığını gösteriyor…

Obama hali hazırda ‘perde arkasından yönetmek’ diyebileceğimiz bir stratejiyi devreye sokarak, kendisi doğrudan operasyonlara girmeden, müttefiklerin yardımıyla krizi yönetmeye çalışıyordu. Bu Obama’nın aldığı riski azaltsa da, bir kaç açıdan Obama’ya zarar veriyordu: 1. ABD’nin doğrudan müdahalesini ya da silah yardımının artırmasını isteyen, artırmadığı için de ABD’yi eleştiren Suriye muhalefetinin belli kesimleri, 2. Arap Baharı ile George W. Bush döneminin ‘demokrasi promosyonu’ dalgasını yakaladığını düşünen ve ABD’nin daha aktif müdahalesini isteyen liberaller ve sair müdahaleciler, 3. ABD başkanlık yarışında Obama’nın pasif kaldığını söyleyerek karşı atağa geçen Cumhuriyetçiler. Bu haber sızdırmaların en önemli nedeni -haberlerin içeriğindeki Hollywood tarzı “6 kişi ile Suriye’de devrim yapan CIA ajanları” gibi unsurlara dikkat- bu üç kesime karşı meşruiyetini korumak, ama en önemlisi iç siyasette ve başkanlık yarışında Cumhuriyetçi aday Mitt Romney’nin sert söylemi ile başa çıkabilmek. Zaten haber sızdırmalara ilk tepki veren isim de, Obama’yı “iç siyasi mücadelede avantaj sağlamak için devlet sırrını sızdırma” ile suçlayan Romney oldu. ABD, bir yanıyla muhalefete desteğini arttırırken, İsrail’e de kimyasal silahların devlet dışı aktörlerin eline geçme ihtimali durumunda operasyon izni veren, ancak kendisi geride duran bir güç. Seçimlere kadar da muhtemelen büyük bir kriz çıkmadığı sürece büyük oradan bu dolaylı müdahaleler devam edecektir.

Kuzey Suriye’de PKK varlığı

1998 sonrası imzalanan anlaşmalarla birlikte Suriye-Türkiye yakınlaşmasını başlatan süreç, Suriye’nin PKK’yı kullanmaktan vazgeçmesi AK Parti döneminde de artarak devam etmişti. Türkiye’nin Suriye’deki muhalefetin şiddetle bastırılmasına tepki gösterip, bunu da sert bir şekilde dile getirmesi iki ülke ilişkilerini bozdu. İlişkiler bozulmadan önce Türkiye, Şam yönetiminden vatandaşlık ve mülk edinme gibi en temel haklarından dahi yoksun olan Kürtlerin durumunun düzeltilmesini istemiş, hatta bazı Kürt mahkumların serbest bırakılmasına da aracılık etmişti. İlişkilerin bozulmasının ardından Şam, bölgede PKK ile irtibatlı PYD’nin önünü açacak bir dizi girişimi gerçekleştirdi. PYD liderinin ülkeye çağrılması karşılığında rejime destek isteyen Şam, PYD’den istediklerini büyük oranda aldı. KDP çizgisindekiler dahil Kürt muhalefeti büyük oranda Şam’a karşı pozisyon alırken, PYD Esadçı bir çizgiyi tercih etti. Bunun karşılığında da hastane, okullar, silah, para desteği alarak örgütlenme özgürlüğü olmayan bölgede, zorlukla örgütlenebilen diğer yapılar karşısında hızla öne geçerek bir çok yerde etkisini artırdı. Böylece PYD bölgedeki geleneksel Barzani varlığına karşı mevzi kazandı. Ancak Esad’ın gideceğini anlayarak Barzani ile Erbil koalisyonuna katılan PYD, bu koalisyon Esad yönetiminin bir kaç şehirden çekilmesi ile bir anda yönetici koalisyonun ortağı haline geldi. Bu süreçle birlikte, Esad yönetimi başlarda kendisine destek olması ümidiyle sağladığı PYD desteğini, savaşı kaybedeceğini anladıkça Türkiye’yi zora sokacak bir kart haline getirmeye çalıştı. Gerek yeni strateji çerçevesinde bu bölgeden asker çekmenin parçası olarak, gerekse de Türkiye’yi hem oyalamak, hem F4 olayında ve Cumhuriyet Gazetesine verdiği röportajdaki gibi iç muhalefeti kışkırtmak hem de orta vadede sorunla baş başa bırakmak için bu bölgelerden çekilerek yönetimi yerel Kürt gruplara devredince, Esad yönetimi bir anda tartışmanın yönünü değiştirmeyi başardı. Ancak tersinden bu tartışmanın gösterdiği şey Esad yönetiminin artık ölüm kalım savaşına girdiği, bir daha toplayamayacağını düşündüğü yerleri yakarak kendisini de post-Esad senaryolara dahil etmesidir. Bir başka deyişle artık Esad’ın da yönetimde kalma, en azından status quo anteye dönüş ümidini kaybettiğini görüyoruz.

Bilgi yönetimi sorunu

Bu gelişmenin Türkiye için bir kaç önemli anlamı var. Bu konu Kürt meselesinin gidişatını etkilemekten, Suriye’nin geleceğine, Irak-Türkiye ilişkilerinden, Barzani ile ilişkilere bir çok açıdan tartışılmalı. Ancak en önemli sorun Ankara’daki karar alma süreçleri ile ilgilidir. Bölgede buna benzer bir krizin patlayabileceğini başta Cengiz Çandar ve Nasuhi Göngör olmak üzere önemli dış politika yazar-analistleri işaret etmişken, Ankara’da bu gelişmenin şaşkınlık yaratmasının nedenleri üzerinde durmak gerekir. Bu noktada en çok üzerinde durulması gereken sorun risk analizi ve senaryo çalışmaları eksikliğidir. Bu tür risk analizi/senaryo/savaş oyunları ise bilginin bu tür oyunlara katılacak uzmanlarla paylaşılmasını gerektirir. Bir başka deyişle risk analizinin en önemli boyutu bilginin yönetimidir. Bilginin devlet içerisinde kategorize edilip, bir değerler hiyerarşisi etrafında paylaşılmaması, devletin devlet dışı aktörlerle irtibatını zayıflatmakta, bu da analiz hatalarına ve körlüklere yol açmaktadır. Bürokratik körlükten kaynaklanan belli noktaların gazeteciler, analistler ve akademisyenler gibi devlet dışı uzmanlar tarafından görülebileceği PYD örneğinde ortaya çıkmıştır. Bu tür katkılara dayanan risk analizi ve senaryo çalışmalarının devletin karar alma mekanizmalarına girdi sağlaması ile ileride bu tür körlüklerden kurtulmak son derece mümkündür. Ancak bilginin yönetimi konusunda bir mutabakatın ve buna dayalı bir mekanizmanın olmaması, yani hangi bilginin ne kadar, ne ölçüde ve kimler tarafından bilinebilir olduğunun belirlenmemesi, hem devleti bu tür krizlerde daha kırılgan hale getiriyor, hem de bu uzmanları oyun dışında bıraktığı için atıl hale getiriyor. Siyasetçilerden pek sık duyduğumuz uzmanların ‘devleti anlamadığı’ eleştirisi tam da bu sorunun parçasıdır. Bu tür bir bilgi paylaşımına muhatap olmayan uzmanların belli noktalarda kendisini geliştirememesi de, bir tavır ya da inattan öte, bu ‘bilgi yönetimi’ sorunun bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Kendisine hedef olarak bölgesel lider olmayı, daha da ötesi küresel yönetişimde söz sahibi olmayı koyan bir devletin artık bu mekanizmaları oluşturması beklenir. Aksi halde önümüzdeki kritik dönemde Ankara daha fazla şaşırmaya, uzmanlar da ‘devleti anlamamaya’ devam edecektir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: