Türk dış politikasında yeni dönem: ÂKİL GÜÇ

Bu yazı 1 Temmuz 2012 tarihli Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekinde yayınlanmıştır.

Türkiye-Suriye ilişkileri, 22 Haziran Cuma günü F4 tipi silahsız bir Türk savaş uçağının Suriye tarafından uluslararası sularda, uyarı yapılmaksızın düşürülmesi üzerine gerginlik boyutunu da aşarak kriz hâline geldi. Ankara saldırının kaza değil kasti ve hasmane olduğuna hükmederek, Suriye’nin Türkiye’nin caydırıcılığını test ettiği şeklinde yorumladı. Bu nedenle de Ankara’nın cevabı muhtemelen caydırıcılığını yeniden kurmasını sağlayacak şekilde askeri unsurları da içerecek bir sertlikte olacaktır. Bunun yanı sıra kriz, bir yandan Türk dış politikasını da dönüştürerek, yeni bir aşamaya, ‘âkil güç’ aşamasına taşırken, sorunun çözümünde Rusya ve İran gibi ülkelerin de ne denli önemli olduğu anlaşıldı.

Rejim değişikliği

1998 yılında savaş noktasına gelen iki ülke, Suriye’nin Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmesinin ardından iyi ilişkiler geliştirdi. Sıfır Sorun Politikası çerçevesinde, tartışmalı konuları bir yana bırakarak, işbirliğine önem verilmesi ilişkileri ileri düzeye taşıdı. Arap Baharı’nın ardından Suriye’nin reform konusunda isteksiz davranması, Ankara’yı uluslararası meşruiyet açısından zorlayıcı bir noktaya geldiğinde ise ilişkiler kötüleşmeye başladı. F4 krizine bu açıdan baktığımızda, hem Türkiye’yi hem de Suriye’yi derinden etkileyecek bir takım sonuçlar doğuracağı görülüyor. Bunların bir kısmı şu anda hissediliyor. Bir kısmı ise zamanla ortaya çıkacak. Krizin ilk sonucu Türkiye’nin Suriye’yi artık ‘düşman’ devlet olarak görmesidir. Ankara bu değişimle birlikte Suriye ile tüm ilişkilerini yeniden ele alacak, askeri, ekonomik, diplomatik ve istihbarî pozisyonunu buna göre kuracaktır. Daha da önemlisi, Suriye’deki rejimi düşman olarak gördüğünden, bundan sonra Şam rejimini düşürmek için gereken her türlü faaliyet içerisine girecektir. Rejim değişikliği politikası ilişkileri bir başka aşamaya çekecek, bunun en somut sonucu Suriye rejimini destekleyen unsurların Ankara tarafından artık daha fazla ve açıktan desteklenmesidir. Buna karşın Suriye’nin benzer bir cevap vererek Türkiye’de faaliyet gösteren bir takım illegal gruplara desteğini arttırarak çeşitlendireceğini tahmin edebiliriz. Bu gerilimin uzaması ise savaş riskini artıracaktır.

Kriz yönetiminde yeni dönem

Krizin en önemli sonuçlarından biri,  Ankara’nın kriz yönetimi konusunda geldiği noktadır. Saldırının açıklanmasının ardından dezenformasyon ve asparagas haberlerle medya savaş çığırtkanlığına başladı. Başta sosyal medya olmak tüm mecralarda asılsız haberlerle yangına körükle giden medya siyasetten karşılık bulsaydı bugün krizi değil savaşı değerlendiriyor olabilirdik. Medyanın aksine, hükümet olay karşısından soğukkanlılığını koruyarak, net deliller olmadan harekete geçmeyeceğini gösterdi. İtidal ve teenni ile hareket eden hükümet önce olayın sakinleşmesini sağladı. 1995 yılında medya marifetiyle savaşın eşiğine geldiğimiz Kardak Krizi’ni düşünürsek, siyasetin medyayı sakinleştirmesi önemli bir dönüşümdür. Not edilmesi gereken bir başka nokta ise siyaseten sivilliği öne çıkaran, siyasette itidal, teenni ve soğukkanlılık tavsiye eden kesimlerin, Suriye konusunda aniden şahinleşmesidir. Bunlara rağmen, Ankara’nın sükûneti muhtemel bir savaşı önlemenin de ötesinde, bölgesel bir güç olmak için gereken liderlik kapasitesini gösterdiği ölçüde önemsenmelidir.

Kriz yönetiminde atılan somut adımlara bakacak olursak: 1. Ankara krizle ilgili siyasi kararı nasıl, hangi aşamada, ne tür bilgilere ulaştıktan sonra vereceğini tespit etti, yani yol haritasını çizdi. 2.  Krizle ilgili gizli ve açık veri ve istihbarat toplandı. 3. Siyasi karar verildi, 4. Kararla ilişkili tüm siyasi aktörler bilgilendirerek, konunun millî karakterinin altı çizildi, 5. Kamuoyu bilgilendirildi, 6. Kararla ilişkili ülke ve NATO, BM gibi kuruluşlar bilgilendirildi, 7. Siyasi karar kamuoyu ile paylaşıldı. Bu süreç, Ankara’nın kriz yönetimi noktasında geldiği farklı bir aşamaya geçtiğini gösterdi. Özellikle Arap Baharı sonrasında tüm bölgenin istikrarsızlıkla sınandığı, provokasyon, kışkırtmalar ve dezenformasyonun sıradanlaştığı bir dönemde, Ankara’nın soğukkanlılığı, Türkiye’nin artık bölgesel güç olma özelliğini, bölgesel liderliğe taşıma noktasında kararlı olduğunu gösteriyor.

Komşularla 2.0 sorun

Libya’da gördüğümüz üzere, Arap Baharından beri Ankara yumuşak güç enstrümanlarına sert güç enstrümanlarını da ekleyerek, yeni bir aşamaya geçmişti.  Ankara’nın artık ‘âkil güç’ olma zorunluluğu bu olayla birlikte kamusallaşmıştır. Sert güç enstrümanlarını daha önce de kullanan, ancak bunu öne çıkarmayan, fiilen yaparken kavramsal düzeyde bu enstrümanları yok sayan, bunu dış politikasının teorik çerçevesine yedirmeyen Ankara artık dış politikasını yeniden formüle etmek, kavramsallaştırmak zorunda. Bir başka deyişle Arap Baharı sonrasında yeni enstrümanlar ekleyerek geliştirdiği dış politikayı tarif için Ankara, artık buna uygun bir kavramsal çerçeve uygulamak zorunda. Eski çerçevede ısrar, Ankara’nın pozisyonunu özellikle dış kamuoyunda anlatmayı zorlaştırmaktadır. Bu değişime dikkat çekmek, sert güç enstrümanlarının önceki çerçeveye da eklenmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni dış politikayı ayrıştırmak ve bu yeninin bir üst versiyon olduğunu ifade etmek için “Komşularla Sıfır Sorun 2.0” ifadesini tercih etmiştim. F4 krizi bu adlandırma sorunun artık bir zorunluluk olduğunu göstermiş oldu.

Türkiye ne yapacak?

Türkiye’nin krize yaklaşımı Başbakan Erdoğan’ın konuşması ile netleşti. Stratejik çerçeveyi tanımlayan, siyasa kısmını ise bilinçli olarak muğlak bırakan bu yaklaşımın nasıl gelişeceğini gelecek aylarda göreceğiz. Bu konuşmada tarif edilen Türkiye’nin siyasi pozisyonunu ise sıralayabiliriz: 1. Türkiye’nin misilleme hakkı mahfuzdur, 2. Suriye ile angajman kuralları değişmiştir, 3. Suriye’de rejim değişikliği zorunludur. Bu üç ilke bundan sonra Türkiye’nin politikasına yön verecek. Bu başlıkları açmak gerekirse: Misilleme hakkı, angajman kurallarının değişmesi ilkesinin gölgesinde kalarak, kamuoyunda yeterince tartışılmadı. Oysa misillemeye yapılan vurgu, Türkiye’nin uluslararası hukuk çerçevesinde, Suriye tarafından herhangi bir agresyon olmasa da cevap verebileceğinin altını çiziyor, inisiyatifin Türkiye’de olduğunu söylüyor. Bu vurgu, Türkiye’nin muhtemel bir müdahalesine hukuki dayanak olarak ele alınmalıdır. Angajman kurallarının değişmesi ise Türkiye-Suriye ilişkilerindeki yapısal değişimi göstermektedir. Buna göre artık fiili bir savaş olduğu, bunun resmileşmesi için kıvılcımın yeteceği vurgulanıyor. Bu değişiklik, Türkiye’nin caydırıcılığını için attığı bir adım olarak yorumlanmalı. Buna göre Türkiye savaşa hazır olduğunu, benzer bir davranışı affetmeyeceğini söylüyor. Siyasa açısından bu karar Suriye sırından güvenli bölgeler oluşturulmasından uçuşa yasak bölgeye kadar bir dizi önlemin de önünü açıyor. Rejim değişikliği ise Ankara’nın Şam’la ilişkisinin niteliğini değiştirdiğini gösteriyor. Yönetimi’nden çok memnun olmasa da, bölgeye dağılacak silahların yaratacağı güvenlik sorunlarını da gözeten Ankara serinkanlı davranıyor, bu tür taleplere mesafeli davranıyordu. Bundan sonra Ankara’nın rejim değişikliği çerçevesinde bu tür talepler konusundaki tavrını değiştireceğini varsayabiliriz. Bunların yanı sıra Erdoğan konuşmasında Haçlı Seferleri, Selahattin Eyyubi gibi referanslarla Arap milliyetçilerine, uluslararası hukuka riayet edeceğini öne çıkararak da tüm uluslararası kamuoyuna,  ‘taşeronluk’ eleştirisinde ön alarak iç kamuoyuna seslenmedi. Muhtemel bir savaş durumunda yöneltilebilecek eleştirilere cevap verilen bu konuşma, Türkiye’nin kararının savaş ihtimalini dışlamadığına işaret olarak okunmalıdır.

Şam’da değişim: Rusya ve İran

Bu krizden sonra Ankara’nın Şam üzerinde baskısının giderek artacağını, bunun da Şam’ın ömrünü kısaltacağı söylenebilir. Ancak bu noktada asıl sorun Esadların gitmesi değil, Esad-Sonrası Suriye’nin nasıl bir arada tutulacağıdır. Eğer Esadlar savaşarak çekilirse ortaya çıkacak istikrarsızlık Türkiye de dahil tüm bölge ülkelerine yeni güvenlik sorunları getirecektir. Esad-Sonrası dönemin yönetilmesi içinse iki ülkenin çözümün dışında tutulması gerekecek: Rusya ve İran. Bu iki ülkeden en az birinin desteği olmadan Şam’da kontrollü bir dönüşümün olmasını beklemek yanlış olur. Aksi hâlde Şam’da ortaya çıkacak istikrarsızlık ve oluşacak “karanlık noktalar” terörden uyuşturucu kaçakçılığına, insan kaçakçılığından silah kaçakçılığına kadar tüm bölgeye yayılacak güvenlik sorunlarına yol açacaktır. Bu açıdan bakıldığında İran’ın Suriye rejimi ile olan ilişkisi stratejik ittifak noktasını da geçen organik bir ilişkidir. Güvenlik, din, siyaset ekonomi gibi bir çok parçası olan bu ilişki nedeniyle Tahran’ın Şam Yönetimine desteğini keseceğini düşünmek, analitik olarak mümkün ancak siyaseten pek mümkün görünmüyor. Rusya’nın Şam’la ilişkisi ise sanılanın aksine çok daha pragmatik ve çözülebilir. 2005 Hariri suikastı Lübnan’dan çekilmek zorunda kalarak yalnızlaşan Suriye, bir yandan Türkiye ile yakınlaşarak kendisine alan açmaya çalışırken, bir yandan da Rusya ile yakınlaştı. Son 5 yıl içerisinde satın aldığı silahların yüzde 78’ini Rusya’dan edinen Şam, Rusya’ya 2008 yılında, Sovyetler Birliği döneminde ikmal üssü olarak kullanılan Tartus deniz üssünü vermeyi teklif etti. Bu çerçevede 2009 yılında Suriye’ye doğal gaz ve ulaşımda dahil olmak üzere 20 milyar dolara yakın yatırım yapan Rusya, Doğu Akdeniz’deki hayati önemde olmayan bu ikmal üssünü geliştirip, nükleer denizaltılarında kullanabileceği bir deniz üssü hâline getirdi. Bu üssü, askeri kıymetinden çok, Balkanlarda kaybettiği alanlara karşı Ortadoğu’da yeni bir kazanım olarak gören Rusya, çıkarları korunduğu takdirde Şam’da kontrollü bir değişikliği kabul edebilir. Cumartesi günü Cenevre’de yapılan, Rusya’nın da dahil olduğu toplantıya da, F4 krizine de bu çerçevede bakmak hem Suriye’nin agresifliğini, hem de Türkiye’nin kriz karşısındaki sükuneti açıklama konusunda yardımcı olabilir.

F4 krizi ile yeni bir aşamaya gelen Suriye sorunu artık uluslararasılaşmıştır. Kriz artık tüm bölge ülkelerini dönüştürmektedir. Türk dış politikasını da dönüşüme zorlayan bu gelişmeleri soğukkanlılıkla izleyen bir Türkiye, bu krizi kazançlı bir şekilde atlatmanın da ötesinde, bölgesel bir güç olmanın gerektirdiği kabiliyetlere de ancak bu sükûneti sayesinde ulaşabilir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: