28 Şubat tekerrür eder mi?

Bu yazı 3 Mart 2012 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Nuh YILMAZ, Marmara Üniversitesi

Türk darbeler tarihinde özel bir yeri olan 28 Şubat Post-modern darbesi ancak üzerinden 15 yıl geçtikten sonra detaylı bir şekilde masaya yatırılabildi. Önceki yıllarda şöyle bir değinilip geçilse de, bu yıl 28 Şubat’ta medyanın, ordunun, dış etkinin, yargının rolü tek tek farklı platformlarda tartışıldı. Ancak bu tartışmalarda 28 Şubat’ın şu anda yaşadığımız tecrübelerde ne anlama geldiği ihmal edilerek, eski bir tecrübe olarak gündeme geldi. 28 Şubat darbesini, kendisini önceleyen 1960, 1971 ve 1980 darbelerinden ayıran özelliklerin başında soğuk savaş sonrasında gerçekleşmesi, haliyle diğer darbelerde daha etkili olan NATO’nun bu darbede organik bir rolünün olmamasıdır. 28 Şubat diğer darbelerden farklı olarak sivil toplum ve medya kullanılarak yapılan, İsrail’in etkin güç olduğu, siyasalı değil toplumsalı hedef alan, bir ana değil sürece müdahale eden, şiddetini yayarak kansız, yapısal ve yaygın bir görünmez bir şiddet uygulayan bir darbeydi. 28 Şubat medya, sermaye, askeri ve bürokratik elitlerin, askeri elitler liderliğinde başardığı bir elitler koalisyonu darbesiydi. 28 Şubat’ın bu yıl bu kadar gündeme gelmesinde 28 Şubat’ın ardındaki bu koalisyonun da artık çözülmeye başlamasının etkisi var.

28 Şubat’tan ders 
28 Şubat’tan alınacak en önemli derslerden biri, ülkede yapılan darbeye hayati tehlike olmadan da dış destek sağlanabileceğini ispatlamasıdır. Peki, daha önceki darbelerde aktif rol oynayan Washington, kendisinin organize etmediği bu darbeye destek olmaya nasıl ikna edildi? 28 Şubat’ı önceleyen tarihlerde Washington’da Türkiye ile ilgili çıkan yayınlardaki abartılı ‘irtica‘ tehdidi algısının nasıl yaratıldığına bakmak bu noktada aydınlatıcı olur. İsrail Lobisi’ne yakın düşünce kuruluşları, akademik dergiler ve uzmanların öne çıkardığı bu tür iddialar, diğer 3 darbede ‘eksen kayması‘ tehdidine karşı darbeyi tercih eden ABD’nin, bu sefer de benzer bir tehdit algısı ile darbeye sessiz kalmasına yol açtı. Türkiye’de İslamcılık iktidar olursa ‘eksenin kayacağı‘ fikrini Washington’a kabul ettirense aralarında Türklerin de bulunduğu İsrail lobisi, İsrail’e yakın isimler ve elitler koalisyonundan oluşan kesimlerdir. Bu kesimler 28 Şubat’ta Washington’ı Türkiye’nin Batı’dan koptuğuna, İslamcılığın yükseldiğine, Türkiye’nin yüzünü Ortadoğu’ya döndüğüne ikna ederek darbeyi bir kurtuluş reçetesi olarak yazdılar. 

Eksen kayması durdu mu? 
Hatırlanacak olursa içeride elitler koalisyonu, dışarıda ise İsrail desteğiyle gerçekleşen 28 Şubat’ı hazırlayan ‘eksen kayması‘ iddiaları, önce 2007 e-muhtıra krizi sonrasında, ama en çok da Başbakan Erdoğan’ın Davos konuşması sonrasında Washington’da en popüler söylem haline geldi. Mavi Marmara olayından sonra ise neredeyse her yana eksen tartışmaları hâkim oldu. 28 Şubat’ta Washington’ı ikna eden İsrail Lobisi ve elitler koalisyonu yine benzer bir kampanya ile, bu sefer uluslararası basın üzerinden “Türkiye’yi Kim Kaybetti” ve eksen kayması temalarını ısrarla gündeme getirdiler. 28 Şubat benzeri bir post-modern darbe umudu taşıyan bu çevreleri boşa çıkaransa Türkiye’de iktidar dengesinin değişmiş olması, Türkiye’nin dış müdahalelere dayanıklı hâle gelmiş olması, güçlü siyasi iktidar, uygun olmayan uluslararası konjonktür ve daha da önemlisi Arap Baharı ile birlikte ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye gibi bir partnere ihtiyaç duymasıydı. Bu ihtiyaç ortaya çıkıp, ABD-İsrail ilişkileri de soğuma eğilimine girince ‘eksen kayması‘ tartışmaları bıçakla kesilir gibi bitti. Bu nedenle de geçtiğimiz yıllarda gündeme gelen bu ‘eksen‘ tartışmaları ABD’ye muhtemel bir darbeye ses çıkarmama çağrısı.
Eksen değişikliği tartışmalarına siyasette en üst düzeyden cevap verilmesini de bu açıdan okumak gerekir.

28 Şubat, 27 Nisan ve bugün 

28 Şubat’ın bir başka önemi de, darbenin artık topla tüfekle değil, medyayla akademiyle, sermayeyle ve bürokratlarla da yapılabileceğini göstermesiydi. Bu açıdan 28 Şubat’ın yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekir. 28 Şubat’ın benzer bir denemesinin 27 Nisan 2007’de başarısız olması üzerine, darbenin asıl faili olan askeri elitler tamamen geri çekilmiş, bu sefer sahneyi yargı bürokrasisi almıştı. 28 Şubat’tan daha rafine, daha yapısal ve meşruiyet görüntüsü daha yüksek bir ince darbe teşebbüsü 367 olayında ve sonrasında AK Parti’nin kapatılma davasında yüzünü göstermişti. Bu tehlikenin bertaraf edilmesi içinse 12 Eylül 2010 referandumunu beklemek gerekmişti. 28 Şubat sonrası bu tecrübeler bize Türkiye’de darbe kültürünün kendini yenileyerek, farklı yüzlerle, farklı şekillerle ama bıkmadan usanmadan kendini yenilediğini gösteriyor. Sivil ya da askeri bürokrasinin, bazen beraber bazen ayrı ayrı siyasetin alanını daraltarak, en siyasi karar gerektiren konularda bile teknik müdahale sınırını aşarak, ‘usulden’ değil ‘esastan’ konuya dahil olma çabası bu tür çabaların sona ermediğini gösteriyor. 15. Yılında 28 Şubat’tan almamız gereken en büyük ders de işte burada saklı: Siyasetin alanını bürokrasi lehine daraltan uygulamaların önü yapısal olarak kapatılmadıkça, siyasi elitler bürokratik elitler karşısındaki iktidarlarını anayasal güvence altına almadıkça siyasete müdahale çabaları da başka şekillerde devam edecektir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: