Kaddafi’nin Ölümü ve Arap Baharı

Bu yazı  22 Ekim 2011  tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Libya lideri Muammer Kaddafi’nin Sirte’de öldürülmesi ile Libya yeni bir döneme girdi. Bu yeni dönem hem Libya, hem Türkiye, hem Mağrip, hem Akdeniz güvenliği hem de enerji piyasası açısından oldukça önemli anlama sahip olacaktır. Libya’da Kaddafi’nin gitmesi ile demokrasi beklentisi içinde olanlar bir yana, Libya’da kurulacak olan yeni yönetim muhtemelen daha yumuşak, Batı ile doğrudan sorunu olmayan, bölgede direniş çizgisi denilen hatta mesafeli, aşiretler konfederasyonu şeklinde örgütlenen bürokratik yarı-otoriter bir şekil alacaktır. Bu gelişmelerin sadece Libya açısından değil, tüm bölge açısından, hatta Arap Baharı’nın kaderi ve gidişatı açısından da önemli sonuçları olacaktır.

Tunus’ta başlayan, sonra Mısır’a sıçrayan, ardından Yemen’i sallayan Arap Baharı’nın dördüncü durağı sürpriz bir şekilde Libya olmuştu. Kaddafi’nin otoriter yönetiminin ürettiği mağduriyet ve Trablus- Bingazi arasındaki tarihsel husumet Libya’da bir rahatsızlık için yeterli zemini oluşturuyordu. Ancak Kaddafi’nin son yıllarda Batı ile barışma çabaları, aşiretler arası dengelerde etkili olması, ülkede üretilen zenginliği halka dağıtma konusunda bölgedeki otoriter liderlere oranla son derece cömert olması, alt yapı yatırımlarına önem vermesi ve ülkede halen aşiret geleneklerinin hâkim olması, Kaddafi’nin ülkedeki dengeleri idare etmesini kolaylaştırıyordu. Tam da bu nedenle Arap Baharı’nın Libya’ya sıçraması şaşırtıcı bir gelişme olarak yorumlanmalı. Bingazi’de başlayan muhalefetin hızla ilerlemesi, Kaddafi’nin Baasçılığın tarihine güvenerek hâlâ karizmatik olduğunu düşünüp uzlaşmaya yanaşmaması, Kaddafi karşıtı muhalefete verilen aşırı uluslararası maddi, askeri ve istihbari destek Kaddafi’nin sonunu hazırladı. Baasçılığın 1960’lardan kalan son gerçek kahramanı Kaddafi’nin gerçekle irtibatının kopması, uzlaşma şartlarını reddetmesi, bir şekilde kazanabileceğini düşünmesi ise bugünkü sonu hazırladı.

Libya ile birlikte Arap Baharı’nda gündeme gelen tartışmaların başında, bu hareketlenmenin ardında Batılı güçlerin olup olmadığı konusu vardı. Bu noktada gıda fiyatlarındaki artıştan, Baasçılığın tasfiyesine kadar birçok neden sayılsa da Batı müdahalesinin Arap Baharı’nı başlatan sebeplerden biri olduğunu söylemek oldukça güçtür. Arap Baharı ile Batı arasındaki dolaylı ilişki, ABD eski Başkanı George Bush döneminde “Özgürlük Gündemi” adıyla başlayan, bölgede sivil toplumun, liberal akımların ve Batı yanlısı hareketlerin güçlendirilmesine dönük politikanın bölgede yol açtığı öngörülmeyen etkisidir. Bu tür faaliyetler neticesinde sivil itaatsizlik ekseninde gelişen bu siyasi yapılanmalar, bölgede İslamcılığı radikalleştiren otoriter yönetimlere karşı garanti olarak görülmüştü. Ancak bu hareketlilik Bush’un ikinci döneminde hız kaybetmiş, Obama yönetimi de bu konuda daha çekingen davranmıştı.

Wikileaks belgelerine bakıldığında Tunus’ta bu tür yapılanmaların ya da eğitimlerin en yavaş olduğu ülkelerden birinin Tunus olduğu ortaya çıkar. Buna mukabil bu tür yapılanmalar Mısır’da son derece güçlü, Yemen’de nispeten etkili, Libya’da ise neredeyse hiç mesabesindeydi. Bu nedenle Tunus gibi zayıf bir halkadan başlayan Arap Baharı’nda genelde Batı, özelde ise ABD etkisi görmek yanıltıcı olacaktır.

Arap Baharı’na tam da bu açıdan yeniden bakmak gerekir. Zira yapılan bir takım alt yapıya ve toplumsal örgütlenmelere dair işler neticesinde Ortadoğu’da önemli değişiklikler oldu son 10 yıl içinde. Tüm bunların sonucunda Ortadoğu’da Baasçılığı da, monarşileri de devirecek bir enerji birikmesi, bir enerji yoğunlaşmasından bahsetmek mümkün. Tunus, Yemen ve Mısır’da 11 Eylül sonrası ABD ve Batı ile yakın çalışan rejimlerin birbiri ardına tehdit altında kalması, sürecin bir türlü kontrol edilememesi, özellikle Mısır’da Hüsnü Mübarek bir yana Ömer Süleyman’ın dahi iktidarda kalamaması, Arap Baharı’nda biriken enerjinin boyutunu göstermektedir. Bu enerjinin durulamayacağı Mısır örneğinde açıkça ortaya çıkmıştı. İşte tam da bu noktada, Tunus, Yemen ve Mısır’ı etkisi altına alan bu enerjinin, durdurulamaz ancak yönlendirilebilir bir enerji olduğu Libya ile birlikte ortaya çıkmıştı. Arap Baharı’nın iktidar devirici etkisi artık sadece kategorik olarak Batı yanlısı rejimleri değil, Batı ile her zaman yakın çalışmayan rejimleri de hedef alırsa bu hasarın kolay atlatılabileceği analizleri revaç bulmaya başladı.

Yukarıda bahsettiğimiz tüm şartlara rağmen, Arap Baharı’nın Libya’ya sıçraması Arap Baharı’nı yönlendirme olarak kayda geçirilmeli. Bu açıdan Kaddafi’nin ölümü Arap Baharı’nın ilk kurbanını vermesi olarak bile okunabilir. Zira enerjinin doğal akışla gittiği ülkelerin liderleri halen tüm yaptıklarına rağmen sürgünde hayatlarına aileleri ve zenginlikleri ile birlikte devam ederken, Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi dikkatle izlenmelidir. Arap Baharı bu yönüyle yaratılmış ya da komplo teorileriyle ortaya çıkartılmış bir siyasi dalga değildiAncak Arap Baharının Libya müdahalesi ile birlikte kontrol altına alınarak yönlendirildiği söylenebilir. Kaddafi’nin ölümü bu açıdan Arap Baharının bir dalga olarak sonunu da işaretleyecek. Kaddafi’nin öldürülme biçimi ve cesedine davranılma tarzı da Arap Baharı’nın nereye gideceği konusunda ipuçları verebilir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: