Obama 2009 Diplomasi Açılımı

Bu yazı 7 Şubat 2010’da Star Gazetesi Açık görüş’te yayınlanmıştır.

Nuh Yılmaz

ABD’nin ilk siyah derili başkanı olan Obama görevinde ilk yılını doldurdu. İster beklentileri karşılamış, ister hayal kırıklığına uğratmış olsun, Obama’lı dünya her açıdan farklı. Bir Rock kahramanı tarzıyla seçim kampanyası yürüten, siyasette lobicilere savaş açan, ABD’nin güçlü siyah siyasetçi lobisini yenilgiye uğratan Obama, Müslüman kökenli babası ve siyasi aktivizm kariyeri ile ciddi beklenti yarattı. Bu beklentiler ışığında Obama’nın 2009 yılı dış politika performansının en özet ifadesi ise moda tabir, “diplomasi açılımı” oldu.Obama’nın başkanlığı her alanda olduğu gibi dış politikada da büyük umutların doğmasına neden olmuştu.

Obama, dış politikada selefi George W. Bush’dan tabiri caizse tam anlamıyla enkaz devraldı. ABD’yi tarihinin en canlı ekonomik yapısı ve en güçlü ordusu ile teslim alan Bush, 8 yıllık iktidarında ülkeyi finansal krizle neredeyse batma noktasına getirmenin yanı sıra, yıpranmış, yorgun ve bitkin bir ordu ile baş başa bırakmıştı.Gürcistan krizi nedeniyle Rusya’yla savaşın eşiğine gelen, Çin ile Afrika’da centilmenlik sınırlarını zorlayan vekalet savaşları yürüten, ABD’yi Ortadoğu’da şartsız İsrail desteği ile adeta istenmeyen ülke haline getiren, kıtalararası balistik füzeden uranyum zenginleştirmeye kadar her konuyu krize dönüştüren, yarım asırlık Transatlantik İttifakını tehdit eden, Avrupa ile ilişkileri yıpranmış, İran’ı işgalle tehdit eden, Irak’ta ve Afganistan’da işgalci durumunda olan bir ülke bıraktı Bush. Bu liste, küresel finansal düzenlemelerden Guantanamo’ya, gizli CIA hapishanelerinden küresel ısınmaya birçok konudaki problemlerle daha da uzatılabilir. Böyle bir miras devralan Obama, Bush’un negatif etkilerinden sonra ABD’yi hareketsiz tutsa dahi dünyadaki ABD karşıtlığını azaltma potansiyeline sahipti. Obama da zaten seçim kampanyasındaki vaatlerinin epey gerisinde kalarak, sabit durmaktan birazcık fazlasını yaptı. Hakkını yememek gerek:

 Paranoyadan diplomasiye

Obama gerçekten bir kaç alanda olumlu değişiklikler için adım atmaya kalktıysa da, bir kısmında iç siyasi dengeler, bir kısmında ekonomik kriz, bir kısmında ise güven sorunlarından dolayı ara vermek ya da geri adım atmak zorunda kaldı. Özetle Obama niyet ve vaat açısından son derece başarılı, icra açısından ise Bush’tan iyi ancak beklentilerin altında bir performans gösterdi.

Obama, başkanlığının ilk aylarında sistematik ve kararlı şekilde işe koyuldu, ama aynı şekilde devam edemedi. Obama’nın dış politika hamleleri, Türkiye’deki moda tabirle “Açılım” şeklinde adlandırılabilir. ABD’yi saldırgan, içe kapanık, paranoyak, diplomatik açıdan kısıtlanmış, diplomasiyi son seçenek olarak kullanan bir ülke hale getiren Bush yönetimi, ABD’nin diplomasi kanallarını tam anlamıyla tıkamıştı. Sırf bu nedenle dahi, yani sorunları diplomasi yoluyla açma iradesi ile Obama’nın dış politika hamleleri “diplomatik açılım” sayılmalıdır. Ancak Obama daha fazlasını başardı. Rusya’ya el uzatarak, İran’la diplomatik pazarlığın önünü açarak, İslam dünyasına aracısız seslenmeyi seçerek ABD diplomasisine, diplomasiyi geri getirdi. Obama’nın geçen bir yılı sırf bu açıdan dahi başarılı sayılmalı. Bu hamleler dünya genelinde siyasi gerilimi düşürmeye yarayarak en azından bazı konularda müzakerelerin, bazı konularda alışılmadık işbirliği imkanlarının, bazı coğrafyalarda ise siyaset sahnesine çıkacak yeni aktörlerin önünü açtı.

Özel temsilci sistemi

Obama’nın son bir yılının en önemli konularından biri ise kamu diplomasisi açılımı oldu. Aslında kamu diplomasisi tabiri başlı başına açılımla aynı anlamda kullanılabilir. Ancak bunun için söz konusu iktidarın iletişime açık, mütevazi ve dinlemeye meyyal olması gerek. Her ne kadar Bush yönetimi de kamu diplomasisine kaynak ayırıp, önem vermeye çalıştıysa da, yapısal olarak negatif etkiler üreten ABD yönetiminin bu alanda başarılı olması mucize olurdu. Obama’nın seçilmesi bu açıdan tam bir kamu diplomasisi furyası başlattı denebilir.

Bir süredir büyük sıkıntılar yaşayan ABD hariciyesi, Obama’ya can simidi gibi sarıldı ve atağa kalktı. Kenyalı ataları ile Afrika’yla, orta adı ile Müslümanlarla, rengi ile ABD başta olmak üzere siyahlarla, sosyal arka planı ile alt ve orta sınıflarla, gençliği ve tarzı ile gençlerle, kampanyasında kullandığı teknoloji harikası twitter ve internet imkanları ile yine gençlerle iletişim kurmayı başaran Obama, dış politikada gerileme dönemine giren kamu diplomasisine taze kan getirdi. ABD’nin dışarıda elini son derece rahatlatan Obama’nın bizatihi kendi kimliğinin kullanılması geçen yılın en önemli diplomasi atağı olmaya aday. Obama’nın dış politika hamlelerinin önemlilerinden biri de ABD siyaset geleneğinde örneğine rastlanan “özel temsilci” modelini canlandırması oldu. Bu tavır Obama’nın birçok konuda hariciye koridorlarının bürokratik engellerini aşmayı hedeflediğini ve konulara doğrudan müdahil olma isteğini gösteriyordu.

Devasa bir bürokratik makine olan ABD Hariciyesi, bu büyüklüğünün yanı sıra, bölge ve konuya göre oluşturulan tasnif sistemi ile bazen çok görünür konuları kaçırabiliyordu. Ayrı alanlar arasındaki çatlaklarda kaybolan konular ise orta vadede krize dönüşebiliyordu. Buna en güzel örnek dışişlerinde Avrupa bölgesinde yer alan Türkiye masası ile Yakındoğu bölgesine düşen Irak masası arasında özellikle K. Irak ve PKK konularında yaşanan iletişimsizliktir. Obama, İran, Afganistan, Ortadoğu Barış Süreci ve enerji gibi konularda son derece güçlü isimleri göreve getirerek, hem dışişleri bakanının elini rahatlattı, hem belli konulara doğrudan dahil oldu hem de eşgüdüm sorunlarını aşmaya çalıştı. Bu konuda istenilen sonuç elde edilemese de (özellikle Afganistan örneğinde) kısmen başarılı olduğu söylenebilir.

Obama diplomasisinin en önemli özelliklerinden biri de diyalog ve iletişime verilen önem oldu. Bush döneminde restleşme, tecrit, aşağılama, tehdit ve işgal gibi yöntemlerle çalışan ABD yönetimi, kriz gerektirmeyen konuları dahi krize dönüştürebiliyordu. Obama bu anlamıyla ABD diplomasisine nezaketi geri getirdi denilebilir. Bunun yanı sıra sorunları kriz haline gelmeden üst düzey diyalogla çözme eğilimi bir yöntem olarak Obama yönetimince başarılı şekilde kullanıldı. Bu konuda Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokollere Bakan Clinton ve apar topar Zürih’e giden Bakan Yardımcısı Gordon düzeyinde doğrudan müdahil olan Obama yönetimi, görüşmelerin krize dönüşmemesinde rol oynadı. Benzer bir müdahale yine Küresel Isınma Zirvesi’nde Çin ile ilişkide görüldü. Bu tür müdahaleler ABD’nin yeterince krizi olan dış politikasına yeni krizler eklenmesini engelledi.

Ortadoğu’da başarısız 

Tüm bunların yanı sıra Obama’nın ilk aylardaki dinamizmi, enerjisi ve kararlılığı yıl sonuna doğru biraz azalmış ve örselenmiş göründü. Bunda da İsrail, İran, Afganistan ve küresel ısınma konularında konulan hedeflerin tam olarak yerine getirilememesinin payı var.

Özel olarak konulara bakmak gerekirse Ortadoğu barış sürecine vaziyet etmesi için George Mitchell gibi duayen bir ismin atanması henüz istenilen sonucu getirmedi. Ortadoğu Barış Süreci’nde gerek Washington’da ABD iç siyasetinden kaynaklanan dengeler gerekse de İsrail’in iç ilişkilerinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle istenen adımların atılması bir yana, yerleşimcilerin durumu gibi bazı konularda geri adım atıldı.

Obama yönetiminin İsrail konusunda net bir tavır almaması, kararlı görünmemesi, zaman zaman karışık mesajlar vermesi, Gazze’deki insani kriz karşısında sessiz kalması, İsrail’i eleştirme konusunda sessiz kalması, Hamas konusunda hala Bush’tan miras kalan tecrit tavrını sürdürmesi, Suriye konusunda yeterince cesur olmaması, Müslümanlara seslenme konusunda kazandığı artı puanların kaybına yol açtı. Obama’nın barış süreci konusunda kendi yönetimini iknada dahi sorunlar yaşaması ise bu alanda fazla umutlu olmaya meydan vermiyor.

AFPAK çözüm olmadı

Obama’nın Afganistan konusundaki tavrı da bir diğer sorunlu noktayı oluşturuyor. İktidarının ilk ayında konuyla ilgili bir komisyon kuran, ilk elden konuya eğilen Obama, somut adımlar atma noktasında henüz bir varlık gösteremedi.

Her ne kadar sivil uzman sayısının artırımı ile kalkınma ve yardım konusunda adım atacağı mesajı verse de, Taliban’la ne düzeyde mücadele edip, ne düzeyde uzlaşacağı konusunda zihni net olmayan Obama, bu ülkedeki ABD askerini 100 bine çıkararak, Afganistan’da krizin daha alevlenmesine yol açtı. Başarısız seçimler, Karzai kabinesinin güvenoyu alamaması, sürekli artan can kaybı ile zor anlar yaşayan Obama, 2009’da bu alanda mesafe alamadı.

Her ne kadar Türkiye de dahil olmak üzere Taliban’la ABD arasında uzlaşmayı sağlamaya çalışan ülkeler mevcut olsa da Obama’nın Afganistan karnesi, söylemin aksine savaşı öne çıkaran bir izlenim oluşturdu. AFPAK stratejisi ile Pakistan’ı da Afganistan’daki krize eklemleyen Obama yönetimi, Pakistan’ı adım adım istikrarsızlığa sürüklemeye ise devam ediyor. Hindistan’la ilişkilerini stratejik ilişki düzeyine taşıyan ABD, Pakistan’da ise son derece tehlikeli bir strateji izleyerek adeta başarısızlığını yapısal hale getirmek üzere. Obama yönetimi’nin tedirgin eden asıl tavrı ise İran konusunda. İran’la önce diplomasi öne çıkarılarak olumlu bir hava yaratıldı. Ancak Merkez Ordusu Komutanı David Petraeus gibi üst düzey subayların askeri müdahale ihtimalini masaya koyması ile neredeyse başlangıç noktasına geri dönüldü.

İran’ın yaz aylarında gerçekleşen tartışmalı seçimlerine doğrudan müdahil olmayan Obama yönetimi, burada kazandığı puanları İran’a uygulanması planlanan yaptırımlar konusunda aceleci davranarak kaybetti. Nükleer silahsız bir dünya sloganı ile yola çıkan Obama yönetimini de bu alanda muhtemel bir kriz bekliyor. Irak konusunda düşük yoğunluklu bir yıl geçiren ABD, SOFA anlaşmasını takiben, çekilme vaadi ile puan kazandı. Irak’ta nispi bir istikrarı Bush’tan devralan Obama bu yapıyı koruyarak, geliştirmeye çalıştı. Ancak 2010’da Obama açısından en büyük imtihan şüphesiz tedrici yükselen Yemen krizi konusunda alacağı tavır olacak.

Türkiye ile bahar ayları

Türkiye açısından Obama dönemi bir süredir devam eden Türkiye-ABD ilişkilerindeki sürekli kriz haline son verilmesi anlamına geldi. Obama’nın ilk kıtalararası ikili ziyareti için Türkiye’yi seçmesi, model ortaklık yaklaşımı temelinde ileri ve üst düzey ilişkilere önem veren diyalog sürecinin öne çıkarılması, ilişkilerin çeşitlendirilmesi konusunda görüş birliğine varılması umut verici gelişmeler olarak kaydedildi. ABD tarafının Türkiye’de tavrını demokratikleşmeden yana ve net olarak koyması ise karşılıklı güveni artırıcı bir rol oynadı.

Türk-Amerikan ilişkilerinin en önemli kriz noktası ise Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginlik oluşturdu. Obama yönetimi içinde dahi tartışmalara yol açan Türkiye’nin tavrı ABD tarafında olumsuz olarak görüldü ancak bu olumsuzluk ilişkilerin zedelenmesine değecek kadar önemsenmedi. ABD’nin anlaşmazlıkları dondurarak ya da tecrit ederek, işbirliği alanlarını ise öne çıkarıp güçlendirerek izlediği yöntem Türkiye örneğinde başarılı olarak muhtemel krizleri engelledi.

2010 yılında Türk-Amerikan ilişkilerini etkileyecek en önemli risk faktörleri ise Türk-Ermeni ilişkileri ve protokollerin gidişatı, Türkiye-İran ilişkilerinin seyri ve Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilim olmaya aday. Yine ikili ilişkilerin geliştirilmesinde öne çıkacak alanlar ise ekonomik işbirliği, Türkiye’nin Afganistan’daki rolü, Türkiye-Suriye ilişkileri olacak.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: