ABD Seçimleri ve Türk-Amerikan İlişkileri

Bu metin, 14 Ağustos 2008 tarihinde SETA Ankara’da yapılan “Amerikan Seçimleri ve Türkiye Amerika İlişkileri” başlıklı konferansın çözümüdür. Metnin pdf kopyasına ulaşmak için tıklayınız.

“Amerikan Seçimleri ve Türkiye Amerika İlişkileri”

Nuh YILMAZ

George Mason University, Washington D.C.

14 Ağustos 2008 Perşembe Saat 16.00 – 18.00

SETA Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nda, 14 Ağustos 2008 Perşembe günü 16.00– 18.00 saatleri arasında George Mason Üniversitesi’nden Nuh YILMAZ’ın konuşmacı olarak katıldığı bir konferans düzenlendi. STAR Gazetesi ve 24 TV’nin Washington Temsilciliği görevini yürütmekte olan gazeteci ve akademisyen Nuh YILMAZ, konuşmasında Amerikan seçimleri ve Türkiye ‐ Amerika ilişkilerini bölgesel ve küresel parametreler ışığında değerlendirdi. Konferansta şu sorulara cevap arandı:

Amerika’yı nasıl anlamalıyız? Amerikan karar alma süreçleri nelerdir? Amerikan dış politikasının iç siyasetindeki yeri nedir? Amerikan karar alma mekanizmasında başkanın gücü ve etkisi nedir?

Kasım 2008 sonrası Amerika’yı nasıl bir yönetim bekliyor? Yeni Amerikan yönetimi son sekiz yılın politikalarını tamir mi edecek tahkim mi? Obama ve McCain’in muhtemel başkanlıklarında Amerikan dış politikası nasıl şekillenebilir? Yeni yönetimle ABD’nin İran ve Irak politikalarında yapısal bir değişim mümkün mü? Seçim sonuçları Türkiye‐Amerika ilişkilerini nasıl etkileyecek?

Taha Özhan: Bugün Washington’dan George Mason Üniversitesi’nden Nuh Yılmaz, bizlere Amerikan seçimleri üzerine bir konuşma yapacak. Kendisi aynı üniversitede ders veriyor ve Cultural Studies bölümünde doktora çalışmalarına devam ediyor. Nuh, aynı zamanda gazeteci. 24 TV’nin ve Star gazetesinin Washington temsilcisi.

Son sekiz yıl Amerikan seçimlerinin dünya gündeminde en yoğun konuşulduğu dönem oldu. Özellikle 2000 senesinde Amerikan tarihinin en ilginç seçimlerinden bir tanesi yaşandı. Amerika’daki Electoral College dediğimiz Seçiciler Kurulu sisteminden kaynaklı ilginç bir seçim sonucu ortaya çıktı. Bir belirsizlik oluştu ve mahkeme kararıyla bir şekilde Bush iktidara gelmiş oldu. Bu, alanla ilgili olan birçok ismi, öncelikle seçim sistemleri, Amerika’da seçim gibi meseleleri tartışmaya yöneltti. O dönemde Amerikan seçim tarihi, seçim sistemi üzerine onlarca kitap yayınlandı ve dünyayı da bir şekilde etkiledi. 11 Eylül 2001’le beraber bu seçim üzerine komplo teorileriyle siyasi analizler arasında gidip gelen yüzlerce tartışma ve makale yayınlandı. Ardından 11 Eylül gerçekleşti ve Bush yönetimi 2. seçime kadar, yani 2004 Kasım seçimlerine kadar iki tane işgali ‐ Afganistan ve Irak işgalini ‐ bu süreye sığdırdı. O tartışmalı seçimle beraber gelen iktidar, dünya gündemine oturdu ve 2. Bush dönemi adeta kaçınılmaz oldu. 2004 seçimlerinde Bush’un rakibi Kerry idi. Kerry kaybedeceği/kazanamayacağı bir seçime girdi. Sonuç üç aşağı beş yukarı belliydi. Cumhuriyetçi Parti oylarını ciddi anlamda artırarak, hem de Seçiciler Kurulu sisteminin yapısal durumundan dolayı çok rahat bir seçim kazandı aslında.

Benzer tartışmaların replikasını aslında 2008 seçimlerinde de görüyor gibiyiz. O dönemde de çok balonlar şişirildi. Mesela bir Howard Dean vardı. Çok uzun sürmedi, sahneden kayboldu. Ardından John Kerry’nin çok güçlü geleceği tahminleri yapıldı. Ana eksen anti‐Bush söylemiydi. Yani Demokrat Parti’nin kendi programından, perspektifinden ziyade, siyasal anlamda aslında kendisini Bush’tan çok ayırt edemeyen, bütün eksenini Bush karşıtlığına kurduğu bir seçim yaşadık ve kaybettiler. Şimdi 2008 seçimlerinde Obama bir şekilde aradan sıyrıldı. Yeniden Howard Dean mi, tartışmaları yapıldı. Bu bir balon mu, sönecek mi? Ama gözüken o ki Obama bu seçime girecek. Şu sıkıntı Amerikan seçimlerinde her zaman var. Ama son sekiz senedir, özellikle son iki seçim, bunun biraz kırıldığı dönemler. Amerikan seçimleri eğer bir dış politika malzemesi gündeme oturmuyorsa aslında çok sönük, silik geçen seçimler. Bu katılımın az olduğu anlamına gelmiyor. Bu konuda genel bir bilgi hatası var aslında. Amerika’da seçimlere katılım aslında çok fena değil, en azından kayıtlı olan seçmen sayısına göre. Ama eğer dış politika seçimin gündeminin bir yerinde değilse Amerika’da seçimler gerçekten çok sönük geçiyor. Bu seçimlerde de dış politika Amerikan seçimlerinin gündeminin tam merkezinde. Dolayısıyla dünyayı da çok ilgilendirdiği anlamına geliyor. Özellikle de bizi. Bundan dolayı çok yoğun bir ilgi var Amerikan seçimlerine. Türk televizyonları belki tarihlerinde hiç olmadığı kadar bu seçimleri takip ediyor. Medya takip ediyor. Bugün de Nuh Yılmaz, Washington’da uzunca seneler kalmış bir isim olarak, hem de gazeteci olarak, gözlemlerini ve akademik değerlendirmesini bizlerle paylaşacak.

Yalnız Amerikan seçimlerine gelmeden önce, belki Amerikan siyasal dünyasının kabaca bir resmini çekmeye çalışmak lazım. Amerika’daki kanatların aslında çok öyle birbirinden ayrılmadığını anlamaya çalışmak lazım. Bunun için belli kilit kavramlar var. Yani bir indirgeme yapmamız aslında çok yanlış bir yol tercihi olmaz. Bir kere Amerikalı olmanın getirdiği bir müstesna duruş var. Yani bu bir kavramsal çerçeve. O müstesna duruşun bir şekilde oluşturduğu bir Amerikan politik teolojisi var. O, dinle içkin, tarihle içkin, Amerika’nın kendisini Avrupa’dan ayıran ne kadar kökleri varsa onların hepsiyle bir şekilde bağlantılı. Bunların üstüne çok daha önemli bir damar var, muhtemelen onu Nuh, Demokrat Parti, Cumhuriyetçi Parti tartışmasında açacaktır. Amerika, en genel anlamda Cumhuriyetçi bir ülke. Bunun altında siyasal partiler var. Ama bir şemsiyeden bahsedeceksek ana şemsiye Cumhuriyetçi düşünce. Ve bu Cumhuriyetçi düşünceyi açan bir damar olarak sistemin tıkandığı yerlerde bir Amerikan liberalizmi var. Ama bu liberalizm Avrupa merkezci liberalizmden çok farklı bir liberalizm. Son olarak da Amerika’nın yine tıkandığı yerlerde Amerikan politik hayatını adeta böyle kayganlaştıran, bir şekilde sıkıntılardan kurtulmasını sağlayan Amerikan pragmatizmi dediğimiz bir düşünce yapısı var. Ve bu Amerikan siyasetinde çok içkin. İşte bu beş kavram etrafında Amerikan siyaseti şekilleniyor. İç siyasette bunun çok fazla bir anlamı yok. Ama dış politika işin içerisine girdiği zaman Amerikan İmparatorluğundan bahsediyor oluyoruz. Dolayısıyla bu kavramların her birisi kendi içerisinde çok önemli. Ve bu kavramları ıskalayarak yapılan Amerika analizlerinin hepsi aslında kısa dönemli analizlerden ibaret. Dolayısıyla da isimlere takılan analizlerden ibaret. Dolayısıyla da sadece belli hükümet dönemlerini ele alıp inceleyebilecek analizlerden ibaret. Bugün Nuh Yılmaz bize bu kavramsal çerçeve altında yeni Amerikan seçimlerinin neler getirip neler götürebileceğini, hem bölgesel gelişmeler anlamında hem de küresel anlamda ele almaya çalışacak. Ben kendisini davet ediyorum. Süre yaklaşık 35‐40 dakika olacak. Daha sonra soru‐ cevaplarda detaylı bir şekilde konuyu açarız. Nuh Bey, buyurun.

Amerikan Sistemi Nedir?

Nuh Yılmaz: Merhaba. Bugünkü konumuz sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada yakından takip edilen Amerikan seçimlerine kısaca bir göz atmak olacak. Bu çerçevede öncelikle bir kaç konudan bahsedeceğim. Çok kısa olarak Amerikan sisteminden bahsedip, daha sonra Cumhuriyetçi başkan adayı John McCain’e geçecek, hemen ardından da Demokratların adayı Barack Obama ile devam etmeye çalışacağım.

Amerikan sistemi Türkiye’deki sistemden ve Avrupa’daki sistemlerden oldukça farklı. Taha Özhan’ın da az önce bahsettiği gibi, çok farklı kökenleri, farklı dinamikleri ve farklı bir yapısı var. Bu çerçeveleri kısaca geçerek ben hemen seçimlerde neler yapıldığından bahsedeyim.

Öncelikle Amerika’da seçim her 2 yılda bir ülke çapında yapılır. Bu seçimler sırasında, 2 yılda bir yapılan seçimlerde valiler, senatörler ve temsilciler meclisi üyeleri seçilir. 4 yılda bir de başkanlık seçimleri yapılır. Ancak seçimlerin de birbirlerinden çok farklı çerçeveleri var. Mesela 100 senatörden oluşan, kongrenin üst kanadı senatoya 50 eyaletin her birinden ikişer senatör seçilir. Senatörlük, daha çok devlet tecrübesi olan eski diplomatlar, devlet görevlileri, siyasi aileler ya da eski Temsilciler Meclisi üyelerinden güvenlik, diplomasi, istihbarat gibi konularda birikimli olan insanların geldiği bir pozisyondur. Senatörler için 2 yılda bir seçim yapılır, ancak her 2 yılda bir yapılan seçimde senatörlerin yalnızca üçte biri seçilir. Böylece kurumsal hafıza da korunmuş olur. Yani her yıl 33 tane senatör seçilir ve senatoya gönderilir. Çünkü bir senatörün toplam görev yapma süresi 6 yıldır. Genelde seçilen senatörler kendileri bırakmadığı veya ölmediği sürece kolay kolay başkası tarafından yeri alınamaz.

Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’nde toplam 435 üye bulunur. Bu üyeler her eyaletin küçük seçim bölgelerinden nüfusa göre seçilir. Her 2 yılda bir Temsilciler Meclisi’nin tamamı yenilenir. Bu açıdan baktığımızda mesela nüfusu 40 milyona yakın California’dan temsilciler meclisine 53 üye seçilirken, küçük bir eyalet olan Maine’den 2 üye seçilir. Temsilciler meclisi üyeleri daha çok bütçeyle ilgili konulara bakarlar. Para musluğu bunların elindedir. O yüzden bu isimlerin çok seçkin olmasına gerek yoktur, daha çok temsil kabiliyeti önemlidir. Küçük bölgelerden seçildikleri için bunlar üzerinde seçmen baskısı çok daha fazla olur. Bu nedenle de mesela Türkiye’de Ermeni soykırımı tasarısı sorunu aslında Temsilciler Meclisi’ne gelen bir karar tasarısıyla ilgili olduğu için, bu küçük bölgelerde yaşayan insanların tercihi Amerikan politikalarına da etki etmektedir.

3. kısım valilerdir. Valiler 4 yıllığına halk tarafından seçilir. Ancak seçimler 2 yılda bir yenilenir. Bir kısmı bir seçimde, diğer kısmı diğer seçimde göreve gelirler. Genelde Amerikan başkanları arasında valiler çoğunluktadır. Bu sene ise bir istisna. Çünkü bu sene en sona kalan 3 aday, Hillary Clinton, John McCain ve Barack Obama, üçü de senatördü.

Son olarak başkanlık seçimlerine gelirsek; Amerika’da başkanın neredeyse kutsal bir pozisyonu var. Birçok konuda sınırlandırılamaz yetkilere sahiptir. Elbette yaptığı bazı atamaların senato tarafından desteklenmesi ve onaylanması gerekir. Mesela büyükelçi atanması veya savaş kararları gibi çok önemli kararlarda senatoya iş düşer. Ama birçok konuda ya başkan senatoyu bypass edecek, onu devreden çıkartacak bir sistem geliştirmeye çalışır veya zaten o konu başkanın kendi yetki alanındadır. O yüzden başkanın Amerikan politikalarına etkisi, başka ülkelerde seçilen cumhurbaşkanlarının ya da devlet başkanlarının etkisinden çok daha fazla olur. Başkanlar 4 yılda bir seçilir. Başkanların seçilme sistemi de farklıdır. Seçiciler Kurulu (Electoral College) denilen federal bir sistemle seçilirler. Seçiciler Kurulu nüfusa göre seçilir. 435 temsilciler meclisi üyesi var demiştik. Bu temsilciler meclisi üyelerinin seçileceği bölgelerden aynı miktarda seçici alınır. Bunun üzerine senato rakamına denk düşen yüz adet seçici daha eklenir. Buna başkent Washington D.C.’den de 3 kişi eklenerek sayı 538’e tamamlanır. Bu 538 kişi, seçimden sonra başkanın kim olacağına karar verir. Kısaca özetlemek gerekirse bunun anlamı şudur; Amerika’da en çok oy alan değil, en fazla seçiciyi seçtirebilen kişi başkan seçilir. O yüzden daha fazla oy alan bir kişi başkan olamayabilir.

John McCain

Bu kısa girişten sonra John McCain’den kısaca bahsedeyim. John McCain Amerika’daki ikonik figürlerden biridir. Oldukça önemli bir şahsiyettir. Uzun yıllar Senato’da görev yapmış, daha önce asker olarak Vietnam’da bulunmuş, Vietnamlılara esir düşmüş, önemli badireler atlatmış bir isim. Daha önce 2000 yılında Cumhuriyetçi Parti adaylığını George Bush’a karşı kaybetmişti. Liberallerle ve demokratlarla rahat çalışan; belli konularda ilkeleri olan; ancak muhafazakâr Amerikan seçmeninden nispeten daha uzakta; ahlaki ve dini konuları çok fazla gündeme getirmeyen; daha çok güvenlik, ekonomi, vergi, ulusal dış politika gibi konuları öne çıkartan; bu konuda Amerikan ortalamasını tutturmaya çalışan bir figürdür. Eğer Amerikan televizyonlarını seyrediyorsanız, John McCain’i üst düzey generalleri sorgularken mutlaka görmüşsünüzdür. Çünkü generaller hesap verdikleri zaman, John McCain önünde yığılan dosyalarla bu konuda en çok ter döktüren, en çok hesap soran isimlerin başında gelir. O anlamda John McCain’e bir çeşit ulusal kahraman diyebiliriz. Ancak bu seçimlerde işleri biraz ters gitti John McCain’in. Bunun en önemli sebebi belki de iki dönem başkanlık yapan George W. Bush’tan sonra bir başka Cumhuriyetçinin göreve gelmesinin biraz zor olması. Bu sebeple, avantaj John McCain’den yana değil diyebiliriz. Bunun farkında olan Demokratlar da John McCain’i eleştirirken “üçüncü bir Bush dönemi mi istiyorsunuz?” diyerek propagandalarına başladılar. Ne de olsa cumhuriyetçi iktidar 8 yıla 2 işgal sığdırmayı başardı: Irak ve Afganistan işgalleri. Bunların faturasının da bir şekilde John McCain’e yüklenerek, Demokratların burada bir manevra alanı yaratmaya çalıştığından bahsedebiliriz. Bunun dışında John McCain’in bir başka dezavantajı yaşı. Bu konuda da bir takım sıkıntılar var, çünkü eğer başkan seçilirse 72 yaşında ve Amerika için oldukça yaşlı bir başkan olacak. Çünkü yoğun bir performansa sahip olması gerekiyor ve daha önce de kanser tedavisi gördüğü için bu açıdan çok da güven telkin etmiyor. Bu da seçimlerin önemli konularından bir tanesi. Fakat üçüncü ve önemli konu John McCain’in özellikle dış politikadaki etkisi. John McCain’den aslında daha realist ve Demokratlarla ortak çalışabilecek bir ekip kurması bekleniyordu. Ancak oldukça zorlandı ön seçimlerde. Biraz da bu nedenle, seçimlerden elenen Rudi Giuliani gibi Neocon bir kadroya sahip adayların kadrosunu transfer etti ve bu da bir anda John McCain’in önünü açtı. Ama bunun John McCain’e olumsuz etkisi, George Bush döneminde etkisi oldukça artmış olan Neocon diye tabir edilen yeni muhafazakârların John McCain’in ekibinde önemli bir yer elde etmesiydi. Bu da üçüncü bir Bush dönemi ve Amerika’nın şu anda devam ettirdiği tek yanlı diplomasinin, tek yanlı yönetim biçiminin dünyada devam etmesi anlamına gelebilir. Bu da Amerika’da merkeze yakın devlet adamlarını ‐ gerek Demokrat gerekse de Cumhuriyetçi ‐ önemli ölçüde tedirgin ediyor. Çünkü Amerika’nın George Bush döneminde yaşadığı şekilde gerilimleri kaldırabilecek bir durumu kalmadı. Bunun hem ekonomik nedenleri, hem de askeri nedenleri var. Bu da daha çok ABD’nin kendi askerlik/ordu yapısından kaynaklanıyor. Belki de devlet seçkinleri, devlet elitleri ya da müesses nizam tarafından John McCain’e biraz mesafeyle yaklaşılmasının önemli nedenlerinden bir tanesinin bu olduğu söylenebilir. Çünkü 3. dönemde Amerika’ya biraz daha sakin, Bush dönemindeki olumsuz imajı düzeltebilecek bir politika daha faydalı olabilir, şeklinde yorumlar var. Bunun dışında, McCain’in özellikle kürtaj veya dini özgürlükler gibi konularda Amerika’daki fundamentalist Protestan kesimle arasında ciddi bir gerilim mevcut. Çünkü McCain bu konularda genelde Demokratların tarafında oy kullanmış bir isim olarak biliniyor. Bu da, önemli bir oy potansiyeline sahip olan bu kesimlerin McCain’e sempatiyle yaklaşmasını engelliyor.

Son olarak, John McCain yönetiminde bir Amerika, Orta Doğu’da ve dünyada gerilimlerin devam etmesine yol açabilir. McCain politikasının ağırlığını Orta Doğu’ya verecektir. Bu da Orta Doğu’da halen devam eden gerilimlerin, başta İran’la yaşanan gerilim olmak üzere, İsrail ‐ Filistin, İsrail ‐Hamas, İsrail ‐ el Fetih, Suriye ‐ İsrail gibi sorunların daha fazla alevlenmesine, kontrolden çıkmasına yol açabilir. Aynı zamanda John McCain için söylenen önemli şeylerden bir tanesi de sinirlerine hâkim olamadığı şeklindeki bir eleştiri. ABD’de başkanın yetkilerinin geniş olduğunu hesaba katarsak, sinirli bir başkan Amerika gibi bir imparatorluk için önemli dezavantajlar doğurabilir. Bu nedenle John McCain konusunda özellikle Orta Doğu açısından çok da parlak bir gelecek tablosu çizilmiyor. Bu aynı zamanda bahsettiğim gibi müesses nizam tarafından da görülen bir sorun.

Barack Obama

Kariyeri

John McCain’le ilgili bu kısa analizden sonra Barack Obama’ya geçebiliriz. Obama sürpriz bir aday. Ne yapacağı çok da kestirilemeyen bir isim. Bu yüzden Barack Obama üzerine daha fazla spekülasyon yapılıyor. Obama dönemini, Obama’nın kariyerini dörde ayırabiliriz. İlk kariyeri siyaset öncesi radikallik dönemi. Öğrencilik döneminde veya daha sonrasında önemli bir radikalizm, aktivizm ve eylemcilik var. Bu da yavaş yavaş seçimlerde önüne malzeme olarak konulmaya başlandı. 2. dönem, Chicago’daki senatörlük dönemi. Amerika’da senatonun dışında her eyaletin de ayrı bir yerel senatosu var. Barack Obama, Chicago’nun bağlı olduğu Illinois eyaletinin senatosunda senatör olarak bir dönem görev yaptı. Bu dönemdeki politikaları da kendisi hakkındaki kaygıları arttıran faktörlerden bir tanesidir. Irak’ın işgaline o dönemde eyalet senatörü olarak karşı çıkmıştı. Bu dönemde Barack Obama’nın o daha eylemci çizgisinden merkeze yaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak yine de Demokrat Parti’nin daha sol kanadında yer alıyordu. 3. dönem ise Barack Obama’nın Amerikan kongresindeki senatörlük dönemi. Bu dönem oldukça kısa, sadece birkaç yıllık bir dönem. Obama 2004 Kasım’da seçildiği Senato’daki görevine Ocak 2005’te başladı. Son bir yıldır da seçimlerden dolayı Senato’ya pek uğramıyor. Barack Obama bu yüzden tecrübesizlikle eleştiriliyor. Bu dönemde en önemli pozisyonlardan biri olan dış ilişkiler komitesinde çalıştı Obama. Bu da kendisinin belli alanlarda kısmen de olsa tecrübe sahibi olmasını sağladı. Dış ilişkiler komitesi, başta üst düzey diplomatların atanmasının onayı olmak üzere birçok konuda senatörlerin de yönetimde negatif bir güçle söz sahibi olmasını sağlıyor. Bir de buna Amerika’da daha çok dış politikanın seçimlerde etkileyici bir faktör olmasını katarsak, önemli bir tecrübe olarak görülebilir. Burada yine Demokrat Parti’nin sol liberal kanadına yakın bir çizgi izledi Barack Obama. Özellikle Ted Kennedy gibi, hem Kennedy ailesinden olması sebebiyle, hem de uzun yıllar Amerika senatosunda görev yapmış olması nedeniyle tecrübe sahibi kişiler tarafından kabul edildi, benimsendi. Bunlardan kendisine önemli bir tecrübe aktarımı sağlandı. Onlar tarafından öne çıkartıldı ve desteklendi. Bu da siyaset oyununda biraz daha merkeze yaklaşmasında önemli bir faktör oldu diyebiliriz. Bunun izlerini aday adaylığı döneminde de takip edebiliriz. Çünkü aday adaylığı döneminde Demokrat Parti kıran kırana bir seçim dönemi yaşadı. Bütün dünya bunu çok yakından takip etti. Bu dönemde Obama, Hillary Clinton ve John Edwards’la arasına bir mesafe koymak için nispeten daha sol bir portre çizdi. Özellikle Irak konusunda net bir tavır koydu ve Amerika’nın Irak’tan çekilmesi gerektiği konusunda ısrarcı oldu. İran’la görüşmelerin açılması konusunda net şeyler söyledi. Bunlar da yine senatörlükle benzer bir şekilde merkeze yakın ama daha sol kanatta yer alan bir Obama portresine yol açıyor.

Son dönemse adaylık dönemi. Adaylık dönemi Haziran başından bugüne kadar yaklaşık iki buçuk aylık bir dönemi kapsıyor. Bu dönemde Barack Obama, önceki kariyerinden farklı bir çizgi izledi. Öncelikle realistlerden ve realist demokratlardan oluşan, merkeze daha yakın isimlerden oluşan kişileri kendi kadrosuna kattı. Belli konularda biraz geri çekildi. Mesela Irak konusundaki politikasını biraz revize etti. Irak konusundaki çekilmeyi tartışmaya açabiliriz, dedi. Bunun nedenlerine gelince, Amerika’daki müesses nizama, devlet elitlerine kendisini biraz kabul ettirmeye çalıştı, diyebiliriz.

Obama’nın ekibi

Bu konuda kısmen başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü Obama’nın kadrosunda şu anda oldukça önemli isimler var. Bu isimler Obama böyle bir çizgi sergilemeseydi büyük bir ihtimalle Obama’nın kadrosunda yer almazlardı. Biraz fikir vermesi için kısaca bu isimlerden bahsedeyim ben. Bu isimler arasında birkaç eksenden bahsedebiliriz. Öncelikle bu ekip içerisinde Washington’un kurtları yer aldı diyebiliriz. Bir de bunun dışında daha genç bir ekip var. 8 yıldır iktidara susamış, Demokratlar döneminde görev almaya kendisini 8 yıldır hazırlamış, daha çok düşünce kuruluşlarında kendisini yetiştirmeye çalışan, farklı alanlarda fikir geliştirmeye çalışan genç isimler var. Obama bunların ikisinin bir sentezini oluşturmaya çalıştı. Bu çerçevede ağır toplar, Eski Dışişleri Bakanlarından Madeleine Albright ve Warren Christopher, Eski Savunma Bakanı William Perry, eski ulusal güvenlik danışmanlarından Amerika’nın Kissinger’dan sonraki belki en büyük isimlerinden bir tanesi Zbigniew Brzezinski ve Clinton’un ulusal güvenlik danışmanlarından Anthony Lake, Obama’nın kadrosunda. Eski dışişleri müsteşarı Susan Rice, dışişlerinin dâhili strateji bölümü planlama şefi Greg Craig, adalet bakanı eski yardımcısı Eric Holder, donanma eski bakanı Richard Danzig, ulusal güvenlik eski danışman yardımcısı Jim Steinberg. Bunlar Obama’ın çevresindeki daha çok devlet içerisinde etkin, ulusal güvenlik konusunda uzman isimler. Bunun yanında Obama kongreden de önemli bir destek aldı. Eski istihbarat komisyonu başkanı David Boren, Irak raporunu hazırlayan ekipten yine etkili bir isim Lee Hamilton, silahlı hizmetler komisyonundan Sam Nunn, senato Demokratlarının eski başkanı Tom Daschle, kendi adıyla Irak raporu yazan Joe Biden gibi isimleri sayabiliriz. Bunların hepsi oldukça tecrübeli ve Amerika’nın etkili isimleri. Ve bunlar şu anda Obama’nın ekibinde yer aldılar. Bu da gösteriyor ki Obama basitçe daha liberal ve sol bir politikadan öte merkeze yakın bir politika yürütecek. Bunun dışında da uzmanlık alanlarına baktığımızda biyo‐ terörizmden dış politikaya, Irak’tan Suriye’ye, doğrudan işgalden NATO ve Birleşmiş Milletler operasyonlarına, insani müdahaleye kadar her alanda uzman isimler var Obama ekibinde. Bunun yanısıra Cumhuriyetçiler var. Bu da önemli bir özellik. Amerika’nın şu an aslında en çok ihtiyaç duyduğu bağımsız isimler var. Bunun da en önemli sebeplerinden bir tanesi Bush’un başkanlığı döneminde partizan bir politika izlenmesi, kendi yakın çevresinden olmayan kimsenin iktidara ortak edilmemesiydi. Bir Teksas ekibi var George Bush’un. Bu Teksas ekibinin önemli noktalara gelmesi ve diğer isimlerin kenarda tutulması ABD’de partizanlık eleştirisine yol açtı. Daha ideolojik atamalar yapıldı. Onun için bu merkezdeki isimleri, mesela senatör Chuck Hagel gibi Cumhuriyetçilerle, bağımsızlarla ve Demokratlarla çalışabilen, gerektiğinde başkanı eleştirebilen, kendi bağımsız politikası olabilen ve hem Demokratlar hem Cumhuriyetçiler tarafından kendisine oldukça saygı duyulan bir ismi Barack Obama yanına almayı başardı. Yine eski genelkurmay başkanı ve dış işleri bakanı Colin Powell’ın Obama’nın ekibinde adı geçiyor. Bunun dışında genç isimlere bakarsak, Phil Gordon gibi daha önce ulusal güvenlik bürosunda çalışmış olan isimler veya Samantha Power gibi soykırım literatürü konusunda, insanı müdahale konusunda uzmanlaşmış isimler, Orta Doğu konusunda uzmanlaşmış Daniel Benjamin, Daniel Curtzer, Dennis Ross gibi isimler var.

Özetlersek, bu kadroya baktığımızda Obama’nın radikallerin beklentilerine cevap verecek bir çiçek çocuk olmayacağı, bir hippi portresi çizmeyeceği oldukça açık. İkincisi de, Amerikan devlet elitlerinin bir kısmının desteğini aldığını ve kendisine belli bir güvenin sağlandığını bu isimlere bakarak söyleyebiliriz.

Obama seçilirse nasıl bir politika izler?

Peki, Obama dönemi nasıl olacak, Obama iktidara gelirse nasıl bir çerçeve çizecek? Ben bu döneme “imparatorluğun restorasyonu” adını veriyorum. Eğer Obama gelirse, Amerikan İmparatorluğu kaybettiği prestiji kazanmak için önemli bir çaba harcayacak. Bu da birçok Amerikan politikasının ufak ufak da olsa değişmesini beraberinde getirebilir. Obama yönetiminin, son 8 yıldır işgaller, insan haklarına aykırı birtakım operasyonlar, hukuk dışı düzenlemeler, Guantanamo gibi facialar veya gizli hapishaneler gibi oluşumların yarattığı hasarı düzeltmeye çalışacağını söyleyebiliriz. Amerika’da da ciddi rahatsızlık yaratan, gerek senatoda gerek temsilciler meclisinde gündeme getirilen; senatoya bilgi verilmeden, senato dışlanarak, bazen ulusal güvenlik kadrosu dahi dışlanarak yapılan gizli operasyonların daha bir dengeye geleceği, bu konularda Obama’nın daha mutedil bir çizgi izleyeceği, bunları ya tasfiye edip ya şeklini değiştireceğini öngörebiliriz.

Bir başka açıdan diplomasi, dış politika konusunda Obama döneminden önemli bir değişiklik bekleyebiliriz. Obama’nın George Bush dönemindeki tek taraflı diplomasisi yerine daha farklı bir diploması yolu izleyeceğini, çok taraflılığı öne çıkaracağını, daha realist bir politika izleyeceğini söyleyebiliriz. Bunun birçok sebebi var, birçok göstergesi de var. Aslında bakarsanız Amerika şu anda yavaş yavaş bu yola dümen kırmaya başlamış durumda. Zira George Bush’un son 2 yıllık döneminde Ocak 2007’den beri Amerika’nın yönünü neoconların politikasından daha realist bir politikaya doğru yavaş yavaş çevirmeye başladığını görebiliriz. Bu yavaş işleyen bir süreç. Ancak savunma bakanı Robert Gates, dış işleri bakanı Condoleezza Rice’ın kendi çizgilerini değiştirip yeniden ortaya koymasıyla bu çerçeve yavaş yavaş oluşmaya başladı. Aslında Obama bu çizginin mirasçısı olarak göreve gelebilecek bir isim. O anlamda üzerinde ciddi yatırım yapılan bir isim. Zira resmen açıklanmasa da Obama’nın şu günlerde savunma bakanı Robert Gates’e görevine devam etmesini teklif ettiği konuşuluyor. Bu son derece önemli bir gelişme, çünkü daha önce bildiğim kadarıyla böyle bir şey yaşanmış değil. Demokrat bir aday daha seçimlere girmeden, seçimler sonuçlanmadan bir Cumhuriyetçiye Savunma Bakanı gibi son derece kilit bir noktada görevi teslim edebileceğini söylüyor. Bu bir spekülasyon bile olsa bunun gündeme gelmesi Obama’nın nasıl bir politika izleyeceği konusunda bize bir ipucu verir. Bunun doğrudan bir yansıması yine Demokratların şu andaki Bush yönetimini eleştirmesi üzerine kurulabilir. Zira George Bush yönetiminin “özgürlük gündemi” diye bir politikası var. Bu da gerekirse zorla liberal demokrasinin belli ülkelerde iktidara getirilmesi şeklinde özetlenebilir. Gerek Irak gerekse de Afganistan operasyonları bunun örneğiydi. Bu özgürlük gündemi gittikçe gündemden çıkmaya başladı Bush’un son dönemlerinde. Muhtemelen Obama döneminde Amerika ahlaki bir restorasyona da gidecek. Zira Gürcistan’da bunun somut bir örneğini gördük. Çünkü eğer Rusya Amerika için stratejik bir tehdit haline gelecekse ‐ ki böyle olmaya başladığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor ‐ Rusya karşısında Amerika’nın şu ana kadar kazandığı en önemli şey NATO’ya katılan eski Sovyet bloku ülkeleri. Polonya, Romanya, Slovakya, Bulgaristan gibi önemli ülkelerin NATO’ya dâhil edilmesi; Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya dâhil edilmeye çalışılması; bunların askeri sistemlerinin, hiyerarşik yapılarının dönüştürülmesi; bunların ordularının NATO ordusu haline getirilmesi gibi önemli kazanımlar, ancak diyalog yoluyla, çok taraflılık yoluyla sağlanabilmiş şeyler. Bunun ötesinde Avrupa birliği süreci ile aslında bir Avrupa Atlantik koalisyonunun eski Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanına doğru genişlemeye başladığını görüyoruz. Mesela bu da Sırbistan’la görüşmelerin açılma ihtimali, Bulgaristan’ın AB’ne girmesi, Romanya’nın böyle bir sürece girmiş olması, Polonya’nın AB’ne girmesiyle önemli bir kazanım sağladı ABD için. Ama bunların hiç biri savaşla gerçekleşmiş şeyler değil. Veya renkli devrimler denilen Gürcistan’la Ukrayna’daki değişimler yine askeri yolla değil, müzakereler yoluyla, farklı politikalarla üretilmiş ve Amerika’nın lehine olan çözümlerdi. Ancak şu anda gerilimin Gürcistan’da artmasıyla beraber, Rusya’nın askeri bir müdahalesinde aslında Amerika’nın çok da fazla yapacağı bir şey olmadığını görmüş olduk. Bu da gösteriyor ki Orta Doğu’da bazı ülkelerde ABD açısından işe yarar gibi görünen işgal, Rusya çapındaki bir gücün nüfuz alanında pek de işe yaramayacak. O yüzden de Amerika’nın dış politika vizyonunu bu çerçevede değiştirmesi ve tamir etmesi gerekecek. Bu nedenle Amerika şu anda Gürcistan’la ilgili söylemini de demokrasi üzerinden kurmaya çalışıyor. Söylemsel bir hakimiyet üzerinden kurmaya çalışıyor. Bu da Obama döneminde giderek artacak. Ve en önemlisi inandırıcılığı olacak bir politika haline gelecek. Zira Bush bunları şu anda söylese de bir inandırıcılığı kalmadı. Kimse bu kadar işgalden sonra, Irak’ta yaşananlardan sonra Cumhuriyetçi bir adayla, Cumhuriyetçi bir başkanla bu tür bir politikanın işleyeceğine çok da inanmıyor. Bu da Obama’nın şansını arttıran ve Obama’nın böyle bir açılımı sağlama ihtimalini beraberinde getiren bir çerçeve. Bu açıdan da Obama döneminde yeni bir ulusal güvenlik vizyonu, ideoloji gündemi dayatmak yerine daha pragmatist, daha kurumsallaşmayı ve istikrarı öne çıkaran bir politikanın izleneceğini söyleyebiliriz. Tam bu sebeplerden dolayı muhtemel bir Obama iktidarı, imparatorluğun restorasyonu olarak adlandırılabilir.

Obama iktidarının Türkiye için sonuçları neler olabilir?

Bu genel çerçeveden sonra Türkiye açısından bakarsak, Obama iktidarının Türkiye için olumlu veya olumsuz sonuçları olabilir. Olumsuz sonuçlara bakarsak, öncelikle Türkiye’de oldukça önemli bir gündem maddesi olan Ermeni soykırımı karar tasarısı konusunda hızlı bir gelişme olabilir. Ancak bu bir ihtimal. Hemen bir örnek vereyim. 2006 Kasım’ındaki seçimlerden bir gün önce Bush, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in görevden alınması gerektiği iddialarına, “hayır benim kariyerim sona erene kadar Rumsfeld benimle beraber kalacak”, diyerek cevap vermiş, masaya yumruğunu vurmuştu. Bir gün sonra ise Rumsfeld istifasını verdi ve George Bush da bunu kabul etti. Daha sonra bu kendisine soruldu ve George Bush’un cevabı aynen şöyle oldu: ‘O seçim dönemiydi, ne dememi bekliyordunuz?’ Yani seçim kampanyasında söylenen şeyler, çizilen çerçeveler elbette önemli ancak yüzde yüz bir bağlayıcılığı yok. O açıdan Ermeni soykırımı karar tasarısı konusunda muhtemel Obama iktidarı, Türkiye aleyhine Ermeni soykırımı karar tasarısının Temsilciler Meclisi’nden geçmesi ihtimalini oldukça arttırıyor. Yine de bunun kesin bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Ancak bunun başka gelişmelerle tamamen ortadan kalkma ihtimali de var, ondan biraz sonra bahsedeceğim. Böylece ilk dezavantajın bu olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci dezavantaj, İran’a karşı uygulanabilecek muhtemel bir ambargo. Mesela şu an İran’a karşı uygulanabilecek yeni bir ambargo dalgasından bahsediliyor. Böyle bir ambargo dalgası ortaya çıkarsa, askeri seçeneği kenara koyacak bir Obama’nın Türkiye üzerinde, ambargoyu arttırması için bir baskı kurmasından bahsedebiliriz. Ancak bu elbette Bush yönetiminin baskısından daha farklı bir baskı olacak, daha ekonomik, diplomatik temelli bir baskı olabilir. Bu da Türkiye’yi belli açılardan zora sokabilir. Özellikle doğal gaz, enerji konularında İran’la ilişkilerini Amerika’ya tevdi etme konusunda gönülsüz olan Türkiye’yi bu konuda rahatsız edebilecek bir takım sonuçlara yol açabilir.

Üçüncü olarak Demokratların klasik baskısı gündeme gelebilir. İnsan hakları, özgürlükler, kimlik konularındaki baskılar gündeme gelebilir. Kürt meselesi konusunda sık sık gündeme gelen Amerika tarafından siyasi çözüm diye tabir edilen anlaşma paketinde, Amerika bu sefer hakikaten siyasi bir çözümün gündeme gelmesini zorlayabilir Türkiye’ye. Bu da Türkiye’de fay hatlarının yeniden belirlenmesini, iç siyasette gerilimlerin yeniden kurulmasına yol açabilir. Bu ise hem iç siyaseti hem de Türkiye’nin Irak’la ilgili politikasını etkileyebilir.

Dördüncü olarak enerji konusunda Rusya ile ilgili bir takım tedbirler alınmazsa; Rusya, İran ve Amerika arasındaki gerilimden bir parça nefes alan Türkiye’nin kazandığı birtakım avantajlar tehlikeye girebilir. Ancak bunun yanında muhtemel avantajlara bakarsak, öncelikle Türkiye’deki demokratik teamüller konusunda Amerikan yönetiminin daha açık olacağını söyleyebiliriz. Dini özgürlükler, insan hakları konusunda destek verip, Türkiye’ye baskı uygulayıp, bazı sorunların kurumsal temelde çözümlenmesi ve bu konuda daha istikrarlı bir Türkiye için baskı yapması sonucunu doğurabilir.

İkinci olarak İran’a muhtemel bir askeri müdahaleyi dizginleyeceğinden bölge istikrarının bozulması engellenebilir. Ki bölgede ne kadar az savaş, Türkiye için o kadar büyük avantajdır. Bu açıdan da Türkiye’nin lehine olacaktır böyle bir gelişme.

Üçüncü olarak Irak’taki askerlerin azaltılması gündeme gelecek. Ve bunların bir kısmı Afganistan’a transfer edilecek. Obama’nın politikası şu anda böyle. Irak’taki asker sayısını 30 bine indirip, oradan aldığı askerlerin bir kısmını Afganistan’a transfer etmeyi düşünüyor. Irak konusunu bir kenara bırakırsak bu en azından Türkiye üzerindeki Afganistan’a muharip birlik gönderme baskısını azaltabilir. Bu konuda da bilindiği gibi Türkiye üzerinde ciddi bir baskı vardı.

Obama politikası, Türkiye ‐ Suriye ilişkileri konusunda destekleyici olabilir. Bu da bölgedeki İsrail ‐ Suriye gerilimini azaltabilir ve İsrail ‐ Suriye geriliminin daha alt düzeylere çekilmesi, kontrol edilebilir, yönetilebilir krizli bir Orta Doğu’ya yol açabilir. Ki bu da yine Türkiye’nin arzu ettiği bir şey olacaktır.

Obama yönetimi İsrail’e koşulsuz desteği kesecektir. Her ne kadar Obama’nın İsrail lobisiyle ilişkileri oldukça iyi olsa da, realist bir politikanın ve Demokrat iktidarının İsrail ile ilişkileri farklı bir düzeyde yürür. Bu anlamda Camp David anlaşmasının Demokratların iktidarında gerçekleştiği düşünülürse, Obama yönetiminin İsrail’e de baskı yaparak İsrail’i masaya oturtmaya çalışacağını söyleyebiliriz. Bunun Filistin tarafında nasıl bir etki yaratacağını paranteze alırsak, en azından İsrail taleplerini doğrudan dile getirme noktasında bu kadar rahat olmayacaktır.

Altıncı konu Avrupa Birliği olabilir. Avrupa Birliği konusunda Obama yönetiminin Türkiye’ye desteği artacaktır.

Yedinci olarak Obama yönetimi Türkiye’nin istikrarını öne çıkararak stratejik ortaklık söylemiyle Türkiye’yi belli politikaların içine sokmaya çalışmak yerine, Türkiye ile karşılıklı iş hacmini geliştirerek gerek ekonomik gerek kültürel gerek insani ilişkiler bazında ilişki kanallarını çoğaltmayı planlıyor. Amerika ile diplomatik olmayan, üst siyaset üzerinden yürümeyen ilişki ne kadar artarsa; Türkiye’de Washington’dan iş görmeye alışkın çevrelerin etkisi de o kadar azalacaktır. Washington’da çalışan bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Oradaki çok önemsiz bir internet sayfasından alınmış bir haber bile Türkiye de günlerce manşet olabiliyor. Bu tür şeylerin önüne geçilir böyle bir şey olursa. Bu da yine Türkiye açısından olumlu bir şey ve Türkiye açısından daha pragmatik bir Amerika gündeminin oluşmasına yol açabilir.

Enerji konularında müzakere öne çıkartılırsa Rusya ile muhtemel bir gerilim dengelenebilir. Bu konu oldukça tartışmalı. Gerekli tedbirler alınabilirse bu konu da yine Türkiye’nin avantajına olabilecek bir şey.

Bir başka önemli nokta, Washington merkezli yeni muhafazakârların etkisi azaltılarak Türkiye üzerinde aslında ne devlet içerisinde ne devlet elitleri nezdinde ne yönetim nezdinde olmayan, ancak belli kişisel ilişkilerle kurulu olan bir takım baskı unsurları güçsüzleştirilebilir. Mesela bir gazetede çıkan bir yazıyla Türkiye’de siyaset etkilenmeye çalışılamayacaktır böyle bir dönemde. Neoconların etkisinin azaltılmasını da Türkiye’nin lehine olabilecek bir gelişme olarak sayabiliriz.

Dünya üzerinde Müslümanların lehine bir gelişmeden bahsedebiliriz. Zira birçok Müslüman ülkede şu anda belli bir savaş gündemi olduğunu göz önüne alırsak daha realist ve daha istikrarı ve müzakereyi öne çıkartan Obama yönetiminin bu açıdan Müslümanlar için nispi bir rahatlama getirebileceğini söyleyebiliriz.

Son olarak Obama yönetiminin Afrika’da önemli avantajları olabilir. Bir anekdot aktarayım burada. George Bush bu yıl içerisinde yaptığı Afrika seyahatinde, kendi posterleriyle değil, Obama bayraklarıyla, Obama flamalarıyla ve Obama posterleriyle karşılandı. Ve herkes kendisine Washington’ı değil Obama’yı sordu. Yani Amerika’nın dünyanın birçok yerinde kaybettiği imaj, kaybettiği moral liderlik aslında halen Afrika’da Obama üzerinden devam eden bir avantaj Amerika için. Ve bu da Afrika’da Amerika’nın önünü açabilir. Bunun da Türkiye açısından belli noktalarda önemli avantajlar sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Genel olarak Türkiye açısından neler olabileceği kısmını burada noktalayıp kısaca diğer konulara girmek istiyorum.

Obama’nın Orta Doğu vizyonu

İsrail konusundan bahsedelim. Orta Doğu’daki birkaç ülkeden bahsedelim. Obama ‐ İsrail ilişkisi aslında incelenmeye değer bir ilişki. Ancak dengelere iyi bakmak gerekir. Bunun bir dış politika ayağı var, bir de iç politika ayağı var. İç politikaya bakarsak, öncelikle Obama şunun çok iyi farkında: Amerika içerisinde yaşayan Müslümanların McCain gibi bir seçeneği şu anda yok. Çünkü George Bush döneminde Amerika’daki Müslümanlar Bush’a çok büyük ümitlerle oy verdi. Neredeyse blok halinde oy verdiler. Ancak Amerikalı Müslümanlar için bu tecrübe tam bir hüsran oldu. O yüzden de Amerika’daki Müslümanlar arasında inanılmaz bir Obama desteği olduğunu söyleyebiliriz. Elbette bazı şeyler öne çıkıyor şu anda. Mesela birkaç ay önce bir başörtüsü krizi yaşandı. Obama arkasında başörtülü birisiyle fotoğraf vermek istemedi. Ancak daha sonra bu konuda resmen özür diledi. Bu konuda herkese eşit uzaklıkta olduğunu söyledi. Bunları göz önüne alırsak Obama’yı kurtaracak oy oranı aslında daha çok Amerika içerisindeki Musevi, Yahudi oylarıdır. Bu oyların Obama adaylığı çerçevesinde Cumhuriyetçi adaya yönelme ihtimali çok yüksek. Zira az önce bahsettiğim gibi İsrail ile daha farklı bir ilişki kurma politikasını öne çıkaracak bir Obama yönetiminin Amerikan Yahudilerinden oy alması biraz sıkıntılı. Şu anda Amerika’daki Yahudilerin Obama’ya desteği yüzde 30 civarında görülüyor. O yüzden de Obama aslında tabiri caizse Müslüman oylarını biraz cepte görerek daha çok Yahudiler üzerine siyaset yapmaya çalışıyor. Bu da Amerikan sistemi çerçevesinde bakıldığında oldukça anlaşılır bir şey. Zira önemli eyaletlerde çok önemli oyları var Musevi cemaatinin. Bu çerçevede bakarsak Obama’nın AIPAC gibi İsrail lobisinin önemli kurumları ile ilişkiye girmesi de yine anlaşılır bir şey. Bu anlamda tabi başka şeyler de var. Mesela, Müslümanların oyları çok olsa da gerek karar alıcı noktalarda fazla isimlerinin olmaması veya ekonomik güçlerinin çok yüksek olmaması da bu fazla önemsenmemeleri sonucunu yaratıyor. Yine iç siyaseti böyle görürsek Obama’nın İsrail konusunda belli noktalarda çekince koysa da net bir desteğinin olacağını, müzakerelere desteğinin olacağını, ancak diplomasi yoluyla bu sorunun dondurularak, azaltılarak, gerilimin düşürülerek çözüm aşamasına girebileceğini söyleyebiliriz. Bu anlamda Obama’nın AIPAC’de yaptığı konuşmaya çok da büyük anlamlar yüklenmemesi gerektiğini ve bunun bir seçim konuşması olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Obama yönetimi İsrail’e baskı yaparak İsrail ‐ Hamas görüşmelerinin önünü açabilir. Bu belki 2 sene önce telaffuz edilemez bir şeydi, ancak şu anda Washington’da en çok konuşulan konulardan birisi. Zira şu açıkça görüldü ki İsrail’in el‐Fetih’le bir sonuca ulaşması çok zor. Çünkü el‐Fetih ne sokakta mevcut, ne de toplumsal desteği yüksek. O yüzden bir şekilde Hamas’ın da bu sürece dâhil edilmesi gerektiği söyleniyor. Özellikle 2007 sonunda başlatılan Annapolis süreci ile yavaş yavaş Filistin’deki önemli aktörler siyasi sürece dâhil edilmeye çalışılıyor. Obama yönetimi bu anlamda bölgede yeni bir Camp David’e yol açabilecek bir sürecin önünü açabilir. Ve bu süreçte de siyasi aktörler dışlanmayacağı için, daha kalıcı, karşılıklı tavizlerin daha fazla verileceği, daha istikrarlı bir sonuca yol açabilecek bir çerçeve çizilebilir. Kısaca George Bush ile beraber başlayan Annapolis süreci ivme kazanarak devam edebilir ve bir Obama projesine dönüşebilir. Bunun Orta Doğu’da da izlerini aslında takip ediyoruz. Gerek Suriye ‐ İsrail görüşmelerinde gerek İsrail ‐ Hamas görüşmelerinde gerilim yavaş yavaş düşmeye başladı. Ve bunda Türkiye’nin de önemli bir rolü olduğu ve bu anlamda Obama’nın politikasıyla Türkiye’nin Orta Doğu politikasının da çakıştığını söyleyebiliriz.

Lübnan konusunda da Obama’nın benzer bir tavır takınacağını söyleyebiliriz. Obama yönetimi Lübnan’da da yine daha reel güce sahip olan aktörleri siyasi alana çekerek müzakerelerin önünü açıp, konuya daha kalıcı bir barış getirebilme potansiyeline sahip.

İran konusuna bakarsak İran konusunda da aslında George Bush’un ikinci dönemindeki gelişmelerin giderek artacağını söyleyebiliriz. Her ne kadar Amerika’dan İran ile kesinlikle görüşmeler olmayacak gibi bazı sesler çıksa da, aslında Amerika’nın İran’la şu anda masaya oturmaya başladığını, büyük pazarlığın an meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle bu görüşmelerin bir tarihi var. Amerikan tarafından dış işlerinde önemli pozisyonlarda yer alan Thomas Pickering gibi resmi görevi olmayan isimlerle İranlı isimlerin 3. ülkelerde buluştuğu zaten yaklaşık 3‐4 ay önce ortaya çıkmıştı. Bunun da bir tarihi olduğu, en az 2‐3 yıl geriye gittiği söyleniyor. Şu anda da bunun hemen akabinde nükleer silahların kontrolü konusundaki tartışmalı konu üzerine George Bush İran’la yapılacak olan müzakereleri yeniden açtı. Yine George Bush önemli bir diplomatını, dış işlerinin 3 numarası William Burns‘ü İran’la görüşmek için bu ülkeye gönderdi. Bunlar aslında İran’la belli düzeyde büyük uzlaşmanın çıkabileceğinin işaretleri. Obama’nın Robert Gates’i tekrar göreve getirme ihtimali ile gerek arkasına aldığı realist Demokratlarla, gerek arkasına aldığı bağımsızlarla ve Cumhuriyetçilerle bu yolu izleyeceğini, bu görüşmeleri, müzakereleri arttırarak devam ettirebileceğini söyleyebiliriz. Ancak burada yine George Bush’un gerek İranlılar nezdinde gerekse uluslararası toplum nezdinde bir inandırıcılık sorunu var. Obama gibi yeni bir nefesle bu inandırıcılık sorununun da kısmen ortadan kalkacağını ve Obama’nın bu konuda daha avantajlı olacağını söyleyebiliriz. Yine Obama döneminde biraz önce bahsettiğimiz alt düzey görüşmelerin daha üst düzeye taşınabileceğini söyleyebiliriz. Zira Obama ekibindeki isimler görüşmelerin dini lider Ali Hamaney‘e doğrudan ulaşabilecek isimler üzerinden yürütülebilmesi konusunda ısrarcılar. Biz başka aktörler üzerinden değil bu konuda söz sahibi olan, son sözü söyleyecek kişi olan Hamaney ile bu sorunu çözebiliriz, diyorlar. Bu da gerçekten kalıcı bir çözüm için önemli bir açılım sağlayabilir Obama açısından.

Obama yönetiminde konunun gelip enerjiye ve Rusya’ya dayanacağını düşünürsek, bu açıdan da aslında İran’la uzlaşmak Obama’nın önemli bir politikası olabilir. Zira Rusya’nın enerji konusundaki gücünü dengelemek için İran gibi bir aktöre, enerji piyasasındaki önemli bir isme, önemli bir ülkeye ihtiyacı var. Onun için realist açıdan da baktığımızda yine İran ile uzlaşmanın son derece reel politik bir düzlemde büyük bir ihtimal olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu anlamda, spekülasyon olur belki, ancak Amerika güçlü ve bütün Doğu Avrupa’da etkili bir Rusya yerine nükleer silahlara sahip ancak uzlaşmış bir İran ile yaşamayı bile tercih edebilir. Zira başka ülkeler de benzer süreçlerden geçtiler. Ancak sonunda böyle bir anlaşma sağlandı. Elbette bu bir spekülasyon, ancak kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimal. Bu konuda çeşitli düşünce kuruluşlarında şu anda görüşmeler yapıldığını söyleyebiliriz. Amerika’da realistler arasında bunu savunan bazı kesimler de mevcut. Yani bizim gerilimi arttıracağımız değil müzakereyle anlaştığımız bir İran ile nükleer silahı olsa bile, uluslararası toplumun belirli şartlarını kabul eden bir İran’la yaşayabiliriz, şeklinde bir takım görüşler mevcut.

Irak konusunda da yine Obama’nın farklı bir çizgisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak hemen şunu belirtelim. Obama’nın Irak’tan tamamen çekilme gibi bir tercihi söz konusu değil. Zaten Amerika’da hiç kimsenin şu anda Irak’tan tamamen çekilmeyi savunduğunu söyleyemeyiz. Böyle bir şey kimsenin gündeminde yok. Böyle bir şey Amerika için şu anda çok büyük bir lüks. Obama’nın çekilme diye sunduğu plan, aslında Irak için kurulacak sabit Amerikan üslerinde 30 bine yakın askerin bırakılıp diğer askerlerin başka bölgelere kaydırılması çerçevesinde işliyor. Ancak bir takvim verebilir Obama. Bu takvim 2010 yılı ya da 2011 yılı olabilir. Bu açıdan Obama’ya Irak içerisinden de önemli bir destek geldi. Eğer yakından takip ettiyseniz Bush yönetiminin, kesinlikle takvim istemiyoruz, Irak’tan çekilmek pazarlığa açık değil, belli bir takvime göre değil, sahadaki şartlara göre karar veririz, demesine karşın Obama net bir şekilde takvim verdi. Bu takvim de Irak’ta öncelikle Irak hükümet sözcüsü Ali el‐Debbağ daha sonra Muvaffak el‐Rubai tarafından ifade edildi. Amerika’dan buna çeşitli tepkiler geldi, ancak bunun neticesinde bu sefer Irak, Başbakanı Nuri el‐Maliki ile buna daha üst düzeyden bir cevap verdi ve Obama’nın çekilme takviminin Irak’ın talep ettiği şey olduğunu söyledi. Bu aslında Irak yönetiminin de Obama’ya yatırım yaptığı şeklinde yorumlanabilecek bir şey. Zira şu anda Irak’taki mevcut yönetim neredeyse Obama’yı desteklediğini göstermiş durumda. Bu, Amerika içerisinde Cumhuriyetçi adayın, McCain’in ve George Bush’un elini oldukça zayıflattı. Bunun çok çeşitli sebepleri var. Zira George Bush 2 sene önce CNN’de yaptığı bir röportajda şunu söylemişti. Irak’tan çekilme tamamen Iraklıların inisiyatifindedir. Eğer Irak’tan böyle bir talep gelirse, elbette kendi ülkeleri, biz bu talebe uyacağız, demişti. Hemen Demokratlar, Obama ekibi bunu öne çıkardı ve evet George Bush bunu söylemişti, ancak şu anda Irak bizi desteklerken, biz Irak ile ilişkileri daha iyi bir düzeye getirmek isterken burada sorunlar çıkıyor, şeklinde bunu gündeme getirdi. Bu da Obama yönetiminin aslında Irak’ta şiddeti düşürebilme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Belirli krizin en azından yönetilebilir hale getirileceğini gösteriyor. Zira her ne kadar George Bush yönetimi şiddet düzeyini düşürse de, kısmi açılımlar sağlasa, belli anlamda kontrolü sağlasa da Irak’taki sivil ölümleri hala oldukça yüksek seviyelerde seyrediyor. Ancak basına yansımıyor. Çünkü sadece askeri kayıplar sayılıyor şu anda. Obama yönetimi bu açıdan da istikrarı sağlayarak Irak’ta yeni bir yönetime, daha ayakları yere basan, kurumsallığını tamamlamış, kendi güvenlik güçleri olan, kendi anayasal kurumları olan bir yapıya yol açabilir. Ve Obama yönetiminin de bu açıdan Irak’ın kendisini yapılandırması noktasında Irak’a daha fazla destek vereceğini, bu konularda daha fazla bütçe ayıracağını şu anda söyleyebiliriz. Zaten Obama bu konudaki net tavrını Irak’a yaptığı ziyarette de gösterdi. Son derece üst düzey bir şekilde karşılandı. Son derece sempatik bir tepki gördü orada. Daha sonra Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile doğrudan temasa geçerek bilgi aldı. Bunların hepsi Obama’nın Irak konusunda elinin son derece açık olduğu, elinin güçlü olduğu ve bunun da kendisi için hem iç politikada hem dış politikada önemli bir avantaj olduğunu gösteriyor.

Son başlık olarak kısaca Suriye’den bahsetmek istiyorum. Türkiye’nin İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yaptığı haberinin duyulması ilk başta Amerika’da bazı çevreleri tedirgin etti. Genel kanı olumlu olsa da, ilk başta bu şaşkınlıkla karşılandı. Ve hala belli bir mesafenin olduğu söylenebilir. Realistlerin, Condoleezza Rice‘ın bu girişimin arkasında olduğu bilinse de halen belirli konularda etkin olan daha radikal kesimin, Neoconların bu konuda son derece tepkili olduğu, bu konuda farklı tavırlar koyduğu ortaya çıkıyor. Ancak yine Gates’e ve realistlere dönersek, Obama ekibinin Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı dolaylı görüşmeleri destekleyeceğini, bu konuda bir müzakerenin önünü açacağını, bu konuda kolaylaştırıcı bir aktör olarak yer alacağını söyleyebiliriz. Bu da yine bölgede kalıcı bir barış için veya en azından nispi bir istikrar için Obama yönetiminin daha fazla şey yapabileceğini söylememize yol açan önemli bir gelişme. Toparlamak gerekirse, Obama yönetimi ile Amerikan yönetimine yeni bir nefes gelebilir. Bu nefes de tehdit algısını Orta Doğu’dan Rusya sınırlarına taşıyacak. Enerji konusunu öne alacak. Orta Doğu’da müzakereleri öne çıkartacak. Orta Doğu’da istikrarı ortaya çıkaracak. Çözemese bile en azından Orta Doğu’daki sorunları dondurma yoluna gitmeye çalışacak bir yeni yönetim olacağını söyleyebiliriz. Teşekkür ederim.

SORU ‐ CEVAP BÖLÜMÜ

Soru: Bin Ladin’in yakalanması veya Amerika’ya yönelik bir terör saldırısı gibi gerçekleşme ihtimali düşük bazı gelişmelerin seçim sonuçlarına nasıl bir etki yapabileceğini düşünüyorsunuz?

Nuh Yılmaz: Şu anda genel kanaat böyle bir saldırının Cumhuriyetçi adayın elini güçlendireceği şeklinde. Tabi bunun için Amerikan seçmeninin tepkilerini bilmek gerekir. Ben bu konuda uzman olduğumu söyleyemem. Ancak siyasal gözlemcilerin yorumu bunun Cumhuriyetçilere yarayacağı şeklinde. Ancak bu çok büyük bir risk. Mesela Amerika’nın İran’a saldırması çok büyük bir risk. George Bush yönetimi asla küçümsenmemesi gereken bir yönetim. Elinde hiçbir şey olmasa bile ben her an, görevinin son günü bile olsa, İran’a saldırma ihtimalinin sona ermeyeceğini düşünüyorum açıkçası. Bu konuda naif olmaya gerek yok. Ama bu tehdidi çok abartmaya da gerek yok. Ancak George Bush’un şu ana kadar yaptıkları yapacaklarının teminatıdır. Bu sadece iyilik kötülük meselesi değil. Bu ahlaki bir mesele değil. Bu Bush yönetiminin egemenlik ve siyaset anlayışıyla, siyasi teolojisiyle, siyaset algısıyla ilgili bir mesele. Çünkü Bush yönetiminin siyasal teolojisi tam da mutlak egemenlik üzerine kurulu. Eğer ben başkansam son sözü de ben söylerim, şeklinde devam eden bir çerçevesi var bu anlayışın. Bu anlamda eğer George Bush ikna edilebilirse, böyle bir saldırı elbette olabilir. Bu, işin ihtimal kısmı. Ancak işin somut çerçevesine gelirsek, benim şahsi kanaatim böyle bir saldırının olmayacağı şeklinde. Çünkü ortada çok farklı sebepler var. Birincisi Neoconların büyük çoğunluğu tasfiye edildi. Cheney ekibinin de etkisi çok azaltıldı. Belki buradan çok fark edilmiyor olabilir. Ancak bu sadece Cheney’nin özel kalem müdürünün tasfiyesiyle ilgili bir sorun değil. Cheney’nin kendi ekibi içerisinde alt düzeyde inanılmaz bir kan kaybı yaşanıyor şu anda. Hukuk danışmanından tutun sağlık işlerine bakan ismine kadar alt düzeyde, fazla fark edemediğimiz, fazla bilmediğimiz isimler teker teker bu ekibi terk etmeye başladılar. Ve bunların yerini alan isimler ya tecrübesiz ya siyasal etki alanı çok sınırlı ya da böyle düşünmeyen insanlar. Böyle bir dönüşüm var orada. İran’a saldırıyı savunan ekip daha çok Cheney ekibi. Mesela Robert Gates yaklaşık on gün önce net bir şekilde şunu söyledi: İran’a saldırmak saçmalıktır. Tam olarak bunu söyledi, saçmalıktır, dedi. Pentagon’un şefi olan, ordunun başkanı olan ve çok güçlü bir siyasi figürün başkana rağmen böyle bir şey söylemesi, en azından Amerikan sisteminde pek de mümkün değil. Çünkü başkan istediği anda onu görevden alabilir. Böyle bir egemenlik alanı var. Onun için de Gates’in bunu kendi inisiyatifiyle söylediğini düşünmüyorum. Bunun dışında politik ekonomiye bakarsak, daha önce yükselen petrol fiyatlarıyla Amerika kendi ekonomisini bir açıdan garanti altına almaya çalışıyordu. Zira hammadde fiyatlarının artması demek, öncelikle ekonomik alanda önemli ölçüde kendi nüfuz alanını geliştiren Çin ve Hindistan’ın gelişmesine yol açıyordu. Ancak şu anda Rusya gibi bir dev ortaya çıktı. Ve bence Amerika’nın önceliği Rusya’nın çevrelenmesi, muhasara altına alınması ve Rusya’nın bu kısa vadede gerçekleşen öngörülemez ve güçlü liderliğinin kontrol altına alınması üzerine kurulu. Bu açıdan da muhtemel bir İran saldırısı Rusya konusunda Amerika’yı çok zor duruma düşürür. Enerji konusunda çok zor duruma düşürür. Orta Doğu’ya istikrar getirmesi konusunda çok zor duruma düşürür. Askeri açıdan bakarsak Amerika’nın ciddi bir asker sorunu var şu anda. Zira Amerika’da paralı askerlik sistemi var ve paralı askerlik sistemine göre askerlerin cephede harcayacağı zamanla ülkede harcayacağı zaman belirlenmiş durumda. Bu süre sürekli uzatıldı Bush döneminde. Önce 15 aya çıkarıldı sonra 2 yıla çıkarıldı. Daha sonra düşürülme sözü verildi. Ancak inanılmaz yıpranmış durumda Amerikan ordusu. Ve yeni bir maceraya, bir operasyona asla girmez zaten. Bunu üst düzey generaller de açıkça söylediler. Kara kuvvetleri komutanı söyledi, başka üst düzey generaller söyledi. Amerika’nın böyle bir lüksü yok dediler. O yüzden Obama aslında yine önemli bir faktör. Zira Obama’nın gelmesi demek, ordunun dinlendirilmesi ve kendini yenilemesi demek. Amerikan ordusunun böyle bir dinlenmeye ihtiyacı var. O yüzden de muhtemel bir yönetim böyle bir şov yapmak veya beklenmeyen bir saldırıdan öte, gitse gitse bence soğuk savaşa doğru gitmeyi tercih edebilir. Çünkü muhtemel bir soğuk savaş sadece güçlü konvansiyonel silahlarla değil nükleer silahla kontrol edilebilecek, gerilim alanlarının daha küçük operasyonlarla yürütüldüğü, casusluk oyunlarının arttığı, küçük ülkelerde yapılan operasyonların öne çıktığı bir çerçeveyi beraberinde getirir. Bu da Amerikan ordusunu dinlendirir. Bu yüzden de ben İran saldırısı konusunun şu anda gündemde olmadığını düşünüyorum. Ancak elbette masaya oturmak için Amerika’nın koza ihtiyacı var. Böyle bir kozu olması için de hiçbir zaman o askeri müdahale ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bunu bence olma ihtimali yüksek bir ihtimal yerine, bir koz olarak düşünmek lazım. Bin Ladin’in yakalanması George Bush için elbette çok önemli bir gelişme olabilir. Ama şu söylediğimiz çerçevede böyle bir şey olur mu? Tabi sürpriz olur. Ancak olursa dediğim gibi Cumhuriyetçilere yarar. Konunun uzmanı değilim ama siyasi gözlemcilerin söylediği bunun Cumhuriyetçi adaya yarayacağı şeklinde. Neticede John McCain bir savaş kahramanı. Yaralanmış bir adam, esir düşmüş bir isim. Ve sıcak savaş her halükarda McCain‘e yarar. Ancak Amerika içerisinde bu bahsettiğimiz operasyonlarda birilerinin inisiyatifi varsa, ben bunun gerçekleşeceğine pek ihtimal vermiyorum. Çünkü ordunun bir şekilde dinlendirilmesi gerekiyor. 2 tane savaş var ve şu anda yanlış hatırlamıyorsam 30 bin tane askeri var Amerika’nın Afganistan’da. Bu sayıyı arttıramıyorlar. Bu basitçe 30 bin asker var, hadi bunu neden 150 bin yapmıyoruz, meselesi değil. Olsa gönderecek. Onun için zaten Irak konusu yeniden ele alınıyor. Orada istikrarı sağlayalım ki bir kısmını oraya intikal ettirelim diyorlar. Böyle bir aşamada daha ileri bir şeyin çıkacağına şu anda ihtimal vermiyorum.

Soru: Obama ile Bush arasında bir süreklilik gördüğünüzü söylediniz. McCain ile Bush arasında neden böyle bir süreklilik görmüyorsunuz? İkinci olarak Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki ayrım ne derece bir ayrımdır, bunu biraz daha açıklayabilir misiniz?

Nuh Yılmaz: İlk sorunuzdan başlayayım. Bush – Obama, Bush ‐ McCain. Benim uzmanlık alanım göstergebilim olduğu için, oradan bir örnek vereyim. Bir göstergenin altında birçok gösteren vardır. Neticede gösterge dediğimiz şey tüm bu farklılıkların toplamına verilen genel bir isimden ibarettir. Bu anlamda biz Bush dediğimizde tam da sizin bahsettiğiniz gibi Bush’u bir gösterge olarak ele almak lazım. Bunun altında da farklı dosyalar var, farklı anlamlar var. Neden Bush ‐ Obama arasında veya Bush ‐ McCain arasında bir paralellikten bahsediyoruz. Bush ‐ Obama arasında bir paralellik var derken, öte yandan McCain yönetimi 3. bir Bush yönetimi olacak diyoruz. Aslında bu biraz ağız alışkanlığıyla ilgili bir şey. Çünkü öncelikle Bush yönetimini ikiye ayırıyorum. Birincisi Bush yönetiminin ilk 6 yılı. Bu 6 yılda tek taraflı, uluslararası toplumu çok da kaale almayan, dediğim dedik, askeri riski göze alan, Orta Doğu’yu merkeze alan, tehdit algısı olarak Orta Doğu’daki enerji ilişkilerini ve Müslümanları ön plana koyan bir Bush yönetimi vardı. Yani ulusal güvenlik, tehdit algısı bunun üzerine kuruluydu. Bununla McCain arasında bir devamlılık görebiliriz. Bununla McCain arasında bence bir devamlılık var. Bu da aslında şaşırtıcı bir şey. Çünkü McCain’in kariyeri aslında realist olarak kurulmuş bir kariyer. McCain her ne kadar celalli bir siyasetçi olsa da aslında birçok konuda realist politikaları benimseyen birisiydi. Ancak seçim döneminde ekibini neconlardan kurdu. Söylemini de ona göre belirledi, çizgisini değiştirdi. Bu açıdan ilk altı yılla McCain arasında böyle bir devamlılık görüyorum.

Obama ve Bush arasında son 2 yıl içerisinde bir devamlılık olduğunu düşünüyorum. Ancak bu George Bush’un biraz geri çekildiği bir dönem. Daha doğrusu herkesi dinlediği, aslında başkan olduğu dönem George Bush’un. Öncesinde George Bush’un çevresinde daha farklı bir ekip vardı. Realist olarak bilinen Condoleezza Rice bile oldukça Neocon bir çizgi takip ediyordu o dönemde. Ve Neoconların bir hâkimiyeti vardı. Ve bu çerçevede daha farklı bir politika yürütülüyordu. Ancak son dönemde George Bush stratejisinde önemli bir değişiklik yaptı. Benim şahsi kanaatim, bu da daha çok enerji meseleleriyle ilgili bir sorun. Enerji meselesi birinci tehdit olarak ortaya konuldu. Bunun da doğrudan karşılığı Rusya. Çünkü Putin’in 2007 yılının Şubat ayında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı bir konuşma var. Bu konuşmada Putin ‘Yeter artık, tek kutuplu dünya sona erdi. Artık dünyada daha farklı kutuplar da olacak ‘diyerek açıkça meydan okudu Amerika’ya. Böyle bir meydan okumaya nasıl karşılık verilebilir. Bu tartışmalı bir şey. Tam bu dönemde Gates önemli bir figür mesela. Çünkü realist olan baba Bush döneminde görev yaptı, CIA başkanlığı yaptı. Eski bir Sovyet uzmanı, soğuk savaşın en önemli uzmanlarından bir tanesi. Ruslar ile nasıl konuşulacağını bilen bir adam. Ve böyle bir dönemde Gates göreve geldi. Gates’in göreve gelmesi tehdit algısının değiştiğini ve soğuk savaşa yönelebilecek bir siyasetin öne çıktığının izlerini taşıyordu. Böyle bir şeyi net olarak söyleyemezdik. Çünkü bunun göstergesi yoktu. Ancak Gates’in göreve gelmesi Rice’ın dışişleri bakanlığında kontrolü sağlaması, Cheney’nin biraz geri çekilmesi, Rumsfeld’in tasfiye edilmesi, Neocon isimlerin tasfiye edilmesi, Amerika’nın İran’la gizli müzakerelere başlaması, bütün bunları üst üste koyarsak, Bush çizgisinde bir realist sapma olduğunu söyleyebiliriz. Obama’nın işte bu çizgiye daha yakın olduğunu düşünüyorum şu anda. Ancak Bush‘da olmayan bir özellik var Obama’da. Obama temiz bir figür. Obama Müslümanlara da güven veren bir figür. Afrika’ya güven veren bir figür. Bu açıdan da Obama’nın realist politikalarda McCain’den daha başarılı olacağını düşünüyorum. Yani her ikisinde de bir devamlılık var ancak devamlılıkları farklı alanlarda.

Demokratlar ile Cumhuriyetçiler konusuna çok kısa giriyorum. Bütün Amerikan siyaseti tek bir partiden ortaya çıkmıştır. Bu da ‘Grand Old Party’ yani GOP denilen Cumhuriyetçi partidir. Daha sonra bunun bir kanadı olarak Demokratlar ayrıldı ve demokrat siyasete başladılar. Ancak bu demek değil ki bunların siyasetleri hep aynıydı. Mesela siyahların etkin olduğu bölgelerde siyahlardan daha çok Cumhuriyetçilerin oy aldığı bir dönem de olmuştu. Daha sonra Demokratlar ırkçılığı belli bir dönemde savunurken veya Jim Crow Yasaları denilen, siyahlara 2. sınıf vatandaşlık öngören yasaları Demokratların desteklediği dönemler de oldu Amerikan tarihinde. Aslında ciddi bir geçişlilik var bu politikalarda. Ancak biz son döneme bakarsak, soğuk savaş sonrasına bakarsak, Demokratların belli konularda çok taraflılığı, müzakereyi, istikrarı, anlaşmayı ve daha küçük operasyonlarla iktidarı devam ettirmeyi öne çıkardığını; Cumhuriyetçilerin ise biraz daha vurdulu kırdılı iş görmeye yatkın olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bunlar genelleme. Kesinlikle son söz değil. Bunları etkileyen birçok dinamik var. Ancak şunu belki söylemek gerekir. Her iki parti de büyük koalisyonlardan oluşan partiler. Bugün biz Demokrat Parti dediğimizde Demokrat Parti’nin içerisinde siyahlar, lezbiyenler, homoseksüeller, liberaller, radikal sol, kadınlar, büyük oranda Yahudiler, üniversite eğitim düzeyi yüksek büyük şehirlerde yaşayanlar, hispanik kökenliler, yani Amerika’nın hinterlandı olan Orta ve Güney Amerika’dan gelen kaçak işçiler veya onların çocukları olan Amerika’nın vatandaşı hispanik kökenlilerden bahsediyoruz. Demokrat Parti, bütün bunlardan oluşan bir koalisyon. O yüzden politikalarda aşırılık merkezi değiştikçe zaman zaman değişimler oluyor. Ancak ulusal güvenlik meselesine bakarsak, ulusal güvenlik meselesini yürüten ekip genelde aynıdır. ‘Crossing the Aisle‘ diye bir ifade vardır Amerika’da. Bunlar senatonun, kongrenin farklı kanatları arasında ilişki kurabilen kişilerdir. Mesela Ted Kennedy Amerika’da çok önemli bir figür. Çünkü en önemli özelliği Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında mekik dokuyarak bu ilişkiyi kurabilmesi. Bu anlamda Amerika’da mesela Cumhuriyetçiler bir konuda Demokratlara destek verirken Demokratların bir kısmı da Cumhuriyetçilere destek verebilir. Bunları bahsettiğimiz genel çerçeve dışında çok da fazla birbirinden ayıramayız. Farklılık daha çok iç politikada, mesela sağlık, eğitim, vergiler gibi konulardadır. Bu tür şeylerdir aslında asıl büyük farklıklılar. Daha çok dış politikada dediğim gibi daha çok tarz farkı olduğunu söyleyebiliriz.

Soru: İlk olarak Obama hakkında bir soru sormak istiyorum. Türkiye’de Obama hakkında bir yönüyle çok büyük bir beklenti var. Bu yaklaşımlar biraz naif kalmıyor mu sizce? Obama’ya senatör olmasında Ermeni lobilerinin katkıda bulunduğunu biliyoruz. Kendisi Ermeni lobilerinde yaptığı konuşmada, şimdiye kadar herkes reddediyor olabilir ama ben buradan Ermeni soykırımı olmuştur diyorum, ben bunu haykırıyorum, gibi ifadelerde bulunmuş bir insan. Öte yandan McCain’e baktığımız zaman kesinlikle böyle bir şeye yanaşmıyor. Çünkü Cumhuriyetçilerin Ermeni konusuna genel bir bakışı var. Birde Obama’nın Pakistan hakkında nükleer silah kullanabileceğini söylemesi gibi bir durum var. Bir hayal kırıklığı oluşabilir mi? Çünkü Obama’nın çok rasyonel, ortama göre kendisini değiştirebilen, uyum sağlayabilen bir insan olduğunu biliyoruz. İkincisi Hillary Clinton’un çekilmeme sebebi olarak gösterdiği bir şey var. ‘Ben çekilmem, çünkü 1964’te Robert Kennedy suikasta uğradı, Obama da suikasta uğrayabilir, o yüzden çekilmeyeceğim’ gibi bir söz söyledi. Böyle bir şey olabilir mi, yani Obama’ya bir suikast olabilir mi?

Soru: Obama’nın Müslüman bir babadan geliyor olması, Sarkozy’nin de göçmen kökenli olması yönünden aralarında bir benzerlik olduğunu farz edersek, Sarkozy’nin çok sert göçmen politikaları olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Obama da Müslümanlara yönelik politikalarında beklentilerin aksine kendisini müesses nizama ispat etmek istercesine bir tavır içerisine girebilir mi?

Soru: Amerikan başkanları İsrail’ yönelik politikalarında bir süreklilik görüyor musunuz? Obama’nın İsrail politikası nasıl olacaktır, bunu biraz açabilir misiniz?

Nuh Yılmaz: Beklentilerden başlayayım. Daha önce yazdığım bir yazıya şöyle başlamıştım. Obama’dan ağaç kucaklayan, Sushi seven, liberal bir hippi bekliyorsanız, hayal kırıklığına uğrarsınız. Elbette beklenti bu ise, herkes büyük bir hayal kırıklığına uğranılacak. Ama benim bahsettiğim şeylerin hiçbiri o tarz bir hayalci Obama sempatisi, kimlik politikası üzerinden hayaller kuran, dünya çok güzel olacak, beraber yaşayalım mutlu olalım, çerçevesi değil. Son derece somut bir şey. Avrupa’da da var aynı beklenti. Ben onun yanlış olduğunu düşünüyorum. Ama bu demek değil ki az önce bahsettiğim şeyler bu çerçevede olsun. Yani bence beklentileri hiyerarşik bir sıraya koymak lazım. Bu anlamda, ben zencileri çok severim, koruyalım zencileri tarzı bir şeyin kesinlikle olmayacağını söyleyebiliriz. Orada katılıyorum size. Ancak Obama kesinlikle böyle naif bir adam değil. Olmadığını gösterdi zaten. Obama’nın gösterdiği belki birkaç tane şey var. Az önce ben dörtlü bir dönemleştirme yaptım. Bu Obama’nın ne kadar pragmatist olduğunu gösteren bir şey aslında. Çok hızlı öğrenebilen bir adam. Hem devletin güvenlik dilini, hem ulusal güvenlik dilini, hem dış politikayı çok hızlı öğrenebilen bir adam. Hillary Clinton‘ı devirebilmiş bir adam. Bence bunu küçümsemeye kimsenin hakkı yok. Yani bütün para kaynaklarını, bütün siyasi demokrat elitleri arkasına almış, İsrail lobisini arkasına almış bir Hillary Clinton’ı devirebilmiş bir adamdan bahsediyoruz. Bu az bir şey değil. Obama üç defa direkten döndü. Yılmayan bir adam. Bunlar önemli özellikler. Ve ekibine aldığı isimlere bakarsak, asla naif bir çerçeve çizmiyorum. Ancak Amerikan başkanlarının ve Amerikan ulusal güvenlik politikasının da hiyerarşik bir sıraya konulması gerektiğini düşünüyorum. “İşte Amerika böyledir”, deyip bırakmakla bizim kazanabileceğimiz bir şey yok. Biz bu spekülasyonunu yapmak zorundayız. Ne olabilir? Zaten burada ne olabiliri konuştuk.

Bence bunların hepsi son derece olabilir şeyler. Bu basitçe Obama’nın iyiliği kötülüğü meselesi değil. Ben ahlaki bir argümanda bulunmuyorum. Tam tersine reel politik şeylerden, ihtimallerden bahsediyorum. Eğer siz bugün Gürcistan’a müdahale edemiyorsanız McCain’le bu işi çözemezsiniz. Amerikan pragmatizmi budur. Mesela zenci başkan. Tamam, elbette bir sürü insan asla bir zenci bir başkana oy vermez, kesinlikle doğru. Ama bu demek değil ki devlet seçkinleri böyle düşünerek iş yapsın. Birçok kişi de işimi hangisi görüyorsa ben onu seçerim şeklinde düşünüyor. Ve bu Amerikan siyasetinin aslında genel karakteridir. Yani işin nasıl görüldüğüne bakar. Yoksa kişisel özelliklere, ahlaki özelliklere bakmaz. Bugün İran ile masaya oturan bir Amerika’dan bahsediyoruz. Belki iki sene öncesine kadar bu hayal edilebilir bir şey değildi. Yani nasıl hızlı bir değişimden bahsediyoruz. Bu çerçevede yaklaşırsak bence şu bahsettiğim çerçeve, mümkün ve bunun emareleri de var. Nasıl emareleri var, mesela Annapolis konferansı. Böyle bir süreci başlatmayabilirdi Amerika. Ama Annapolis sürecini başlattı. Mesela İsrail – Suriye arasındaki Türkiye arabuluculuğundaki görüşmeleri bitirebilir Amerika. Amerika’nın böyle bir gücü var. Ama bitirmedi. Bir şekilde buna en azından müdahale etmedi. Çok hoşuna gitmemiş olabilir, tercihi olmayabilir ama buna müdahale etmiyor. Bir görelim ne oluyor, şeklinde bir yaklaşımı var. Bu anlamda Amerika’nın pragmatizmini küçümsememek lazım. İşini bilen bir ülkeden bahsediyoruz. Bir devlet tecrübesinden bahsediyoruz. Kişilerle yürümeyen bir ilişkiden bahsediyoruz. Ama başkanlar da rengini verir Amerikan siyasetine.

Pakistan meselesinde evet böyle şeyler söyledi. Obama’dan Müslümanların bayraktarlığını yapmasını ve herkesin rahat içerisinde yaşamasını sağlamasını bekleme lüksü yok. Şartlar ortada. Amerika’dan bahsediyoruz. İlişkiler ortada, nüfus ortada. Bilemiyorum nasıl böyle yüksek beklentiler ortaya çıkıyor. Amerika Pakistan’ı bombalamaktan bahsediyorsa, bu çok ciddidir. Ama bunun nedeni Obama’nın Müslüman düşmanlığı değil, başka bir siyasi eksende Pakistan’ın düştüğü yerle ilgili bir şeydir. Pakistan şu anda Amerika’nın istikrarsızlaştırılmasından rahatsız olmayacağı ülkelerden birisi haline geldi. Hindistan ‐ Amerikan ilişkilerinin nasıl geliştiğine dikkatli bakarsanız, sivil nükleer anlaşmaların çerçevesine, petrol boru hatlarının Hindistan’a nasıl ulaştığına, Hindistan ‐ Çin ilişkilerine biraz dikkatli bakarsanız; Hindistan ve Pakistan ile aynı anda aynı düzeyde ilişkiye sahip olmamanın verilmiş bir karar olduğunu görebiliriz. Bunun sonucunun nereye varacağını bilemem tabi ki. Ama bunu kişisel bir şey olarak görme kanaatinde değilim.

İkinci olarak Ermeni meselesinden bahsedersek, Bill Clinton da aynı şeyleri söyledi. Bill Clinton da iktidara gelirken, soykırım değildir demedi, ben tanıyacağım bunu, dedi. Ermeni lobisinden de para aldı vs. Ancak iktidara gelince tanımadı, hatta soykırım demek isteyen Cumhuriyetçiler üzerinde baskı kurdu. Bence Obama’nın burada bir farkı var, kesinlikle katılıyorum, çünkü Obama Samantha Power gibi bir ismi çok yakınına almıştı. Samantha Power, Ermeni soykırımı iddialarının en önemli destekleyicilerinden bir tanesidir. Onu aldığına göre demek ki bu konuda ciddi. Ama iş başa düştüğünde Obama’nın böyle bir karar alma garantisi yok. Obama bunu yapacak, diyemeyiz. Ama katılıyorum, ihtimal oldukça yüksek. Ancak başka bir şeye daha bakalım. Eğer dengeler bahsettiğimiz gibi değişirse, realist bir çerçeve yeniden kurulursa, bu çerçevede Rusya’yı biraz daha sıkıştırmak isteyen Amerika’nın Türkiye ‐ Ermenistan ilişkilerini destekleyeceğini söyleyebiliriz. Mesela cumhurbaşkanının şu anda Ermenistan’daki maça gitme ihtimalinden bahsediliyor. Olur veya olmaz. Amerika Türkiye’ye en çok Ermenistan ile sınır kapılarını açması noktasında baskı yapmaktadır. Bu basitçe Amerika Ermenileri destekliyor, o yüzden sınır kapılarını açmamızı istiyor, demek değildir. Bu şu demektir: Rusya’nın Ermenistan üzerine çok ciddi bir etkisi var. Ve Ermenistan’ın Batı dünyası ile ve AB ile bir şekilde ilişki kurması için, Türkiye’nin sınır kapılarını açması gerekmekte. Bu ahlaki bir iddia değil, bu son derece reel politik bir iddia. Reel politik bir talep. Katılıp katılmamaktan bahsetmiyorum ben. Sadece nasıl yaklaşıldığını söylüyorum. O açıdan eğer Türkiye ‐ Ermenistan ilişkilerinde farklı bir gelişme seyri izlenirse, bu da Rus etkisinin orada nispeten azalması, Türkiye’nin orada gücünün ve etkisinin artması, bunun devamında Gürcistan riske girerse belki petrol boru hatlarının Ermenistan üzerinden yeniden tasarlanması demektir. Bütün bunlar, Ermeni soykırımı tasarısı gibi bir şeyin son derece anlamsız hale gelmesine yol açacak bir çerçeveyi ortaya çıkartabilir. Yani Obama bunu kabul edebilecek olsa bile Ermenistan baskı kurup böyle bir şeyin geçmesini engelleyebilir. Böylece ne Obama sözünü yemiş olur, ne de böyle bir şey ortaya çıkmış olur. Bunların hepsi spekülasyon elbette. Ancak ciddiye alınması gereken şeyler. Ve ben şu seyre, gidişata baktığımda olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum.

Amerika başkanlarının İsrail ilişkisine kısaca bakarsak ben öyle düzgün bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. Amerika’da 6 milyon Yahudi’nin yaşadığını, bunların son derece güçlü olduğunu, hem ekonomik hem siyasi gücünün olduğunu düşünürsek; elbette Türkiye’nin değil İsrail lobisinin daha güçlü etkisi olacak Amerika’da. Dediğim gibi burada yine bir ahlaki önermede bulunmuyorum, iyi veya kötü değil, durum bu. Böyle bir şey kaçınılmaz. Ancak, bu demek değildir ki, Amerika’nın İsrail konusundaki tavrı hep aynı olmuştur. İsrail’in tanınması konusunda Amerika’da yaşanan çatışma belki Türkiye’de bile yaşanmadı. Yani İsrail’in tanınması kararı, kıl payı alınmış bir karardır. İkincisi, Amerika’nın İsrail’e koşulsuz desteği 67 savaşından sonra başlamıştır, daha öncesinde değil. 67’den sonra İngilizlerin etkisinin azalması ve Amerika’nın bölgede, Orta Doğu’da etkisinin artması ile beraber daha fazla öne çıkmış bir şeydir. Üçüncüsü Camp David’ten bahsediyorsak eğer, kabul edin etmeyin, beğenin beğenmeyin, bazı Amerikan başkanları bu sorunu belli bir düzeyde çözme girişiminde bulunmuştur. Bu benim taleplerim ile, benim isteklerim ile ilgili bir şey değil. Ama bir politika farklılığının olduğunu gösteriyor. O anlamda da yönetimin böyle bir politika değişikliğine gidebilme ihtimali var. Zaten George Bush’tan daha fazla İsrail yanlısı bir yönetim hiç olmadı Amerika’da. Eğer biz bir istisnadan bahsediyorsak, bu istisna Obama yönetimi olmayacak. Bu istisna George Bush yönetiminin kendisidir. Şu anda, “biz dünyayı yöneten bir ülkeyiz ve bütün ulusal güvenliğimizi kalkıp İsrail’e kilitleyemeyiz,” eleştirisini en başta Cumhuriyetçiler, realistler gündeme getiriyorlar. Amerika’da bu eleştirilerin dozunun giderek arttığını şahsen ben müşahede ettim. Tabi dediğim gibi talepler ile alakalı bir şey. Herkesin istediği olmayabilir ama bir müzakere yolunun açılacağını söyleyebiliriz.

İsrail lobisinden bahsedeyim burada. Öncelikle İsrail lobisi zaten elinden gelen birçok şeyi yaptı. Büyük oranda Hillary Clinton’u destekledi. Bu anlamda Obama’nın gelmemesi için elinden geleni yaptı. Birincisi bu. İkincisi daha önce başkan yardımcılığı için adı geçen bağımsız senatör Lieberman McCain’in yanında yer aldı. Liberman, daha önce Demokrat Parti senatörü olan, İsrail konusundaki anlaşmazlıklardan, Irak konusundaki anlaşmazlıklardan dolayı Demokrat Parti’den ayrılıp bağımsız olmak zorunda kalmış bir isim ve radikal bir İsrail destekçisi. Onun McCain’in yanında yer alması elbette Yahudi oylarını McCain’e doğru yöneltebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki birçok ülkede yaşanan şey aslında şu anda Amerika’da da yaşanıyor. Amerika’da şu an blok halinde bir Yahudi oyundan bahsetmek sözkonusu değil. Böyle olsaydı, Ermeni tasarısı konusunda geçtiğimiz yıl Ağustos ayında Yahudi lobisinin önemli isimlerinden bir tanesi açıklama yapmak zorunda kalmazdı. Bu şu demek: Özellikle Massacuthets, Maine, NewYork gibi kuzey doğu eyaletlerinde yaşayan, son derece iyi eğitim almış, Yale‐Harvard çizgisinde devam eden, belli bir refaha ulaşmış, orta üst seviyeye ulaşmış, daha liberal, ahlaki önceliklerini siyasetin önüne koyan bir Yahudi kuşak var Amerika’da şu anda. Aslında biz bunu şöyle gördük. Türkiye’den baktığımızda İsrail lobisi aslında Ermeni tasarısı konusunda Türkiye’nin altını oymak için bunu yaptı gibi değerlendirildi. Anti Defamation League (ADL) denilen kurum aslında her şeyden önce kendisini kurtarmaya çalışıyordu. Zira Ermeni soykırımı tasarısı konusunda ilkesel olarak bu civardaki Yahudi oyları blok halinde Ermeni tasarısını desteklediler ve bunu genel merkeze rağmen yaptılar. Ve genel merkez bu kesime söz geçiremedi. Bu örgüt Amerika’da 1913’te kurulan en eski Siyonist teşkilatlarından biridir, en büyük çatı örgütüdür. Elli küsur teşkilat var bunun altında ve bu örgüt bu yüzden, Ermeni tasarısı yüzünden dağılma noktasına geldi. İsrail lobisi eğer öyle bir açıklama yaptıysa, bu aslında İsrail lobisinin bütünlüğünü sağlamak içindir. Ve bu çerçevede bakarsak, yüzde 30’luk bir kesimin halen Obama’yı bütün bunlara rağmen destekleyebileceğini şahsen düşünüyorum. Nasıl Ermeni tasarısında İsrail lobisinin ve İsrail’in ulusal çıkarlarını değil, kendi evrenselci inançları çerçevesindeki ahlaki ilkeleri öne çıkardılarsa, Obama konusunda da benzer bir çizgiyi takip edebilme potansiyeli var.

Kompleks meselesine gelince, Obama aslan burcu. Bu şu demek. Pek de kompleks ile hareket eden bir isim değil. Şaka bir yana, Amerika’da Malcolm X tarafından ortaya konulan home nigger (malikane zencisi diye çevrilir) diye bir kategori vardır. Bu daha çok beyazlar karşısında komplekse giren, uzlaşmaya çalışan isimler için kullanılır. Obama tam da bu tür isimlerle savaşarak bu noktaya geldi. South Carolina’daki seçimlerde bu ekip Obama’nın altını oymak için elinden gelen her şeyi yaptı ve blok halinde Clinton’ı desteklemeye çalıştılar. Obama, bu konuda net bir tavır koyarak ve bir sürü şeyi sahiplenerek, kompleksi olmadığını gösterdi, bunlarla mücadele ederek bir yere geldi. Obama’nın ön seçimleri kazanma süreci siyah hareketi içerisindeki büyük bir çatışmayı da gündeme getirdi. Zira burada bir siyah elitlerinden bahsedebiliriz. Daha önce Reagan’cı siyahlar diye tabir edilen bir grup var Amerika’da. Bunun dışında yıllarca bir şey yapmadan siyahların liderliği diye aslında gevezelik yaparak, birçok alanda belli şeyleri sahiplenmiş siyah figürler var. Ve bu figürler Obama’ya ciddi anlamda direndiler. Obama bu kritik figürleri teker teker devirerek oraya geldi. Siyahlar içerisinde bir mücadeleyle oraya geldi. Çünkü o siyahların büyük çoğunluğu aslında siyah hareketi üzerinden Clinton’u desteklediler. Şimdi böyle bir mücadele çerçevesinde, açıkçası Obama’nın komplekssel bir şey yapabileceğini çok da tahmin etmiyorum. Ama şunu da anlamak lazım, Amerika’nın iç siyasetinde bugün hakkında bir yandan gittiği kilise öne çıkartılarak, bu adam fanatik, bu adam Amerikan düşmanı, kilisede neler söylüyor diye propaganda yapılırken; öbür tarafta Müslüman diye propaganda yapılıyor. Ve ikisine de inanan isimler var, aynı kişi ikisine de inanabiliyor. Böyle bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz. İki gerekçeyle de buna destek vermeyen isimler var Amerika’da. Müslüman olduğuna inanan isimler var. Ve bu Amerika’da Obama’ya ciddi anlamda puan kaybettirir. Çünkü Müslüman imajı canavar imajı gibi bir şey özellikle kırsal kesimlerde, orta kesimlerde. Şimdi bu çerçevede Obama’nın gidip bir camide poz vermesini beklemek, o bahsettiğim yüksek beklentilerden bir tanesi. Çıtayı o kadar yükseğe koymamak lazım. Obama iktidarında Müslümanların Bush yönetiminde çektiklerini çekeceklerini zannetmiyorum. Çünkü Obama’nın ekibinde daha alt kademelerde Müslümanlar da var. Muslim OutReach diye Müslümanlara ulaşılması için kurulan parti organları var. Obama kampanyasının Müslümanlar için çizdiği ayrı bir strateji var. Bu sadece duygusal bir şey ya da bir temenni değil. Bunun bayağı bir çalışmasını yaptılar. Müslümanların nispeten bir etkinliği var Obama kampanyasında. Onun için, beklentiler çok yüksek koyulmazsa, Müslümanların durumu George Bush yönetiminden daha iyi olur. Teşekkür ederim.

‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐

Nuh YILMAZ, gazeteciliğe 1991 yılında ANKA ajansı İstanbul Bürosu’nda başladı. Aralıklı olarak devam ettiği medya kariyerinde çeşitli radyo, TV ve gazetelerde çalıştı. 2006 yılından beri STAR Gazetesi ve Haber 24’ün Washington Temsilciliği görevini yürütüyor. Siyaset bilimi, sosyoloji, kültürel kuram ve görsel çalışmalar alanlarında eğitim gören Yılmaz, Kültürel Çalışmalar alanındaki doktora faaliyetlerine halen ABD’de George Mason Üniversitesi’nde devam etmekte, ayrıca aynı üniversitede ders vermektedir.

One thought on “ABD Seçimleri ve Türk-Amerikan İlişkileri

Add yours

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: