NATO’nun ‘Kırmızı Kitabı’ Yeniden Yazıldı.

Bu yazı Star Gazetesi’nin Açık görüş Eki’nde 12 Aralık 2010 tarihinde yayınlanmıştır.

NATO’nun “kırmızı kitabı”nın önümüzdeki 10 yıl için yeniden yazıldığı zirvede küresel düzen sorununun askeri boyutu tartışıldı.

Nuh Yılmaz

Füze kalkanı ile kurulacak bir savunma mimarisinden ilk çekinmesi gereken, bu tür füzelere sahip olanlarla, önümüzdeki 10-20 yıl içinde sahip olma kapasitesindeki ülkelerdir. Bu da akla, küresel liderlik boyutlu bir mücadelenin yol açabileceği kıtalararası bir savaşa hazırlık mı yapılıyor sorusunu getirmektedir.NATO’nun 24. zirvesi geçtiğimiz Kasım ayında Lizbon’da yapıldı. NATO’nun önümüzdeki 10 yıl boyunca yöneliminin ne olacağının, kaynaklarının nasıl dağıtılacağının tartışıldığı zirve, şu ana kadar yapılan zirveler arasında en önemlilerinden biriydi.

Zirvenin görünen önemi NATO’nun Afganistan’daki operasyonlarının ne şekil alacağı, bu ülkedeki NATO varlığının nasıl devam edeceği, NATO-Rusya ilişkileri ile Füze Kalkanı projesinin akıbetiydi. Ancak zirvenin asıl önemi NATO’nun gelecek 10 yılını belirleyecek stratejik konseptinin, yani tehdit algısını belirleyecek olmasından geliyordu. Bir başka deyişle NATO’nun ‘kırmızı kitabı’nın önümüzdeki 10 yıl için yeniden yazıldığı zirvede, kurumun halen devam eden meşruiyet krizini nasıl çözülebileceği, dünyada devam eden küresel düzen sorunun askeri boyutunun ne şekil alacağı tartışıldı. Türkiye’deki tartışma ise, biraz da Türkiye’ye dönük psikolojik baskının neticesi olarak, daha çok iç siyasete dönük olarak öne çıktı.

Kısaca hatırlamak gerekirse, NATO Soğuk Savaş sürecinde, 2. Dünya Savaşı sonrasında neredeyse bütün direnç noktalarını savaşta yitirmiş Batı Avrupa’yı Sovetler Birliği’ne karşı koruyan, buna mukabil ABD’nin Avrupa üzerindeki hakimiyetini tahkim eden bir askeri örgüt olarak kuruldu. NATO’yu oluşturan ana tehdit ya da kilit taşı SSCB’nin askeri varlığıydı. Bu askeri varlığın taşındığı ideolojik boyut olan anti-komünizm de (liberal demokrasi ya da serbest piyasa değil), NATO’nun asli olmasa da önemli ayaklarından biri olarak kuruldu. Bu nedenle askeri tehdit önceliği, üye ülkelerde  ‘eksen değişikliği’ ihtimaline karşı askeri darbeleri çoğu zaman mazur görerek, güvenliği öne çıkaran bir karaktere sahipti.

Askeri tehdit kalktı mı?

Soğuk Savaş’ın sona ermesi NATO tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Varlık nedeni olan askeri tehdidin kalkmasına rağmen tasfiyeye direnen NATO yapısının meşruiyet sorunu da buradan kaynaklanıyor. Halen tartışılan NATO’nun versiyonları meselesi de bu meşruiyet sorununu çözme uğraşlarına dönem dönem verilen isimler olmaktan ibarettir. Diğer taraftan da, 2. Dünya Savaşı şartlarında kurulan NATO’nun muhtemel tasfiyesi durumunda kurulabilecek alternatif bir örgütün hem son derece masraflı, hem de neredeyse yeni bir dünya savaşına yol açabilecek kadar ciddi bir mesele olması nedeniyle, (son derece gerçekçi ve pragmatist nedenlerle) NATO’nun tasfiyesi yerine yeniden yapılanması ihtiyacı gündeme gelmiştir.

Bu yeniden yapılanma için gereken ise, artık NATO’nun salt gizli bir askeri yapı olmaktan çıkarak, çağdaş bir güvenlik örgütü olmaya doğru yol alması, bunun için de üye ülkelerde kamusal desteğe ihtiyaç duymasıdır. Bizim de parçası olduğumuz NATO’nun stratejik konseptini tartışan uzmanlar, akademisyenler ve gazeteciler gibi siviller, biraz da bu yüzden, yani NATO’nun meşruiyet sorununu aşmak için geliştirdiği kamu diplomasisi yöntemlerinden birinin parçası olarak, kendileriyle paylaşılanlar üzerinden tartışma yürütmektedir. Bu nedenle de 1991 yılı itibariyle NATO stratejik belgeleri kamuya açıldı, askeri boyut geri planda tutularak, tartışmanın tarafları çoğaltıldı.

Yeni dünya düzeni ve NATO

Ancak yine de bu sefer durum biraz farklı. Stratejik konsept tartışmasının 1991 ayağında, henüz Soğuk Savaş’ın artçı şoklarının devam ettiği bir ortamda, NATO içinde Transatlantik eksene karşı ciddi bir muhalefet ya da farklı bir güvenlik algısı olması çok da mümkün değildi. 1999 ise ABD’nin tek süper güç olduğu, NATO’nun AB genişleme projesinin parçası olarak daha hegemonik projelerle eşgüdüm halinde seyrettiği, “insani müdahale” gibi enstrümanlarla halen meşruiyet sorununu çözebildiği bir dönemdi. 2010 yılında ise durum bir çok açıdan son derece farklı.

Bu farklara kısaca bakmak gerekirse;

1) 11 Eylül sonrası transatlantik eksenini belirleyen ortak güvenlik ve tehdit algısı çatladı. ABD için kendi topraklarına yapılan bir terör saldırısı 5. madde gereği NATO cevabı gerektirirken, benzer saldırılara maruz kalan İngiltere, İspanya gibi ülkeler buna gerek görmedi,

2) 2000’li yıllar boyunca güçlenen Rusya, 2008 Gürcistan Savaşı’yla birlikte Doğu Avrupa, Karadeniz ve Kafkasya’daki güvenlik algısını değiştirerek, NATO genişlemesine set çekti.

3) 2008 finansal krizi NATO gibi maliyetli yapıları sorgulanır hale getirdi.

4) 2008 finansal krizi yükselen bölgesel güçler (yani BRIC) sadece mali açıdan değil aynı zamanda askeri açıdan da önemli hale geldi.

5) Devlet dışı aktörler güvenlik algısının konvansiyonel çerçevenin dışında algılanması zorunluluğunu gündeme getirdi.

6) Afganistan’ın işgali NATO ile ilgili meşruiyet sorununun daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.

7) Konvansiyonel olmayan mücadele biçimleri ciddi tehdit haline geldi: Siber müdahaleler (Estonya ya da Wikileaks) ya da nükleer malzemelerin yayılması vs.

Tehdit algıları çeşitlendi

Bu nedenler ve çeşitlenen tehdit alıgıları nedeniyle NATO stratejik konsepti tartışmaya açtığında ittifak içinden muhalif sesler çıkabiliyor. Zira bazı ülkeler siber suçlarla müdahaleyi önemserken, bir diğeri dış güçlere kaşı geleneksel korunma garantisini, bazıları ise nükleer caydırıcılık güçlerinin korunmasını isteyebiliyor. Bu nedenle füze kalkanı tartışması, detayları bir yana bırakılacak olursa, büyük oranda bu ortak tehdit algısı ve NATO’nun varoluş ve meşruiyet tartışmalarını gölgelediği oranda gündeme geldi. Zira eğer tartışılan konu füze kalkanı gibi bir savunma aparatı ise, o halde herkesin tehdit konusunda hemfikir olması beklenirdi. Bu füze kalkanı konusunun önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Ancak bu tartışmanın getirdiği hararet ve siyasi bölünmenin, Türkiye’nin NATO ile ilgili gerçek tartışmaya katılmasını engellediği, tehdit tartışmasının ertelendiği anlamına gelir. Bu nedenle füze kalkanı tartışmasının bir semptom olarak ne anlama geldiği içeriğinden önemlidir. Bu açıdan yaklaşırsak, füze kalkanının kısa ya da orta menzilli füzelere karşı çok da etkili bir yöntem olmaması (ki bu konu en başta Fransızlar tarafından savunuldu), akla başka sorular getiriyor. Füze kalkanı ile kıtalararası balistik füzelere karşı kurulacak bir savunma mimarisinden ilk çekinmesi gereken, halen bu tür füzelere sahip olanlarla, bu tür füzelere önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde sahip olma kapasitesine sahip ülkelerdir. Bu da akla, füze kalkanının, orta vadede küresel liderlik boyutlu bir mücadelenin yol açabileceği muhtemel bir kıtalararası savaşa hazırlık mı yapılıyor sorusunu getirmektedir. İşte asıl tartışılması gereken konulardan biri bu ihtimaller ve Türkiye’nin bu tür bir durumda ne yapacağı, bunun hazırlığının ne olabileceğidir.

Dünya ticaretinin kontrolü

Konunun bir başka boyutu Afganistan’dır. Afganistan’da devam eden NATO varlığının yakın zamanda sona ermeyeceği açıkça kabul edilmeye başlandı. Bu nedenle artık şu sorular net bir şekilde sorulmalıdır: Asya’nın yükselen 3 büyük gücüne, Rusya, Çin ve Hindistan’a son derece yakın bir bölgedeki NATO varlığı ne anlama gelmektedir? Önümüzdeki 20 yıl içerisinde bu bölgede beklenen tehditler, muhtemel riskler, siyasi sorunlar, sosyal sorunlar neler olacaktır? Bu ülke ve çevresinde doğabilecek bu tür sorunlar karşısında NATO’nun rolü ne olacaktır? NATO kendisine bu tür çatışma alanlarında bir rol biçecek midir?

Bir başka önemli nokta küresel ticaret yollarının güvenliğinde NATO’nun rolünün önümüzdeki dönemde ne olacağıdır. Füze kalkanının integral parçası olacak bazı rampaların gemilerde konuşlandırılması (füze kalkanı konusunda denizden havaya atılan füzelerde isabet oranı daha yüksektir), sadece teknik kabiliyet olarak değil, Somali açıklarındaki korsanlarla mücadele örneğinde görüldüğü gibi ticaret yollarının güvenliği açısından da önemli bir koz olarak da görülmelidir. Özellikle dünya ticaretinin Transatlantik ekseninden Asya-Pasifik eksenine kaymaya başladığı bir dönemde, bir Transatlantik örgütü olan NATO’nun Asya-Pasifik’te bir rolü olacak mıdır? NATO küresel bir güvenlik örgütü haline mi gelecektir?

Küresel liderlik mücadelesi

Rusya konusu da önemle ele alınması gereken bir konudur. NATO’nun SSCB’ye karşı kurulduğunu akılda tutup, iktidar ilişkilerini ideolojiilere indirgemeden bakarsak, SSCB’nin varisi Rusya’nın NATO genişlemesinden rahatsız olması manidardır. 2008’e kadar da ilişkiler bu eksende gidiyordu. Ancak Obama iktidarının Rusya ile ilişkileri yeniden ele alması, NATO-Rusya işbirliğinin Afganistan’da devam etmesi, NATO genişlemesinin Rusya lehine fiilen dondurulması, Orta Asya’da NATO-Rusya işbirliği alanlarının açılması muhtemel bir Rusya-ABD yakınlaşmasını beraberinde getirebilir. Böyle bir yakınlaşma gerçekleşirse NATO’nun misyonu ve gücü ne olur? Bu tür bir yakınlaşmanın Asya’daki diğer büyük güçlere etkisi (Çin-Hindistan) ne olur, bunları da yine NATO çerçevesinde değerlendirmek gerekir (Türkiye-Çin ortak askeri tatbikatına ABD tepkisi de bu açıdan değerlendirilebilir).

NATO’nun stratejik konsepti ve NATO’nun geleceği tartışmalarına Türkiye bigane kalamaz. 2008 finansal krizinin artık belirginleştirdiği küresel liderlik krizi, BM’nin yeniden yapılandırılması, G-20 gibi farklı kurumlar üzerinde çözülmeye çalışılıyor. Bunun güvenlik ayağı olan NATO tartışmasının Türkiye’de füze kalkanının gölgesinde kalması bu açıdan maalesef büyük bir talihsizlik oldu. Öte yandan bu küresel liderlik mücadelesinin bir boyutunun da, bu tartışmanın yapılmasını önlemek olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.